AYIN KONUĞU:

 

HER AY ÇEŞİTLİ MESLEK GRUPLARINDAN KARİYER SAHİBİ KİŞİLERİN BAŞARI ÖYKÜLERİNİ VE ÇEŞİTLİ KONULARDAKİ GÖRÜŞLERİNİ BURADAN TAKİP EDEBİLİRSİNİZ..

 

 

  • EKİM 2007
  • KASIM 2007
  • ŞUBAT 2008
  • NİSAN 2008
  • MAYIS 2008

ÖZCAN ÖZER

Günümüz Dünyasında Bireyin Ruh sahlığı ve Tiyatro

Tarih, bir yandan insan eylemleriyle, bu eylemlerin sonucunda gerçekleşen başarılarının, öte yandan insanlar, toplumlar ve topluluklar arasında olup bitenlerin bilgisidir. Buradan bakıldığında tarih, kendini oluşturan kategorilerin birlikteliğinde gerçek anlamına ulaşır. Günümüzde sınırların ortadan kalkması, globalleşme (küreselleşme) uluslararası yeni örgütlenmelere, yeni yapılanmalara duyulan gereksinimler, toplumların, insanların kimlik arayışları, kültürler arası ilişkiler, aşırı milliyetçilik akımları, solun kendini yeniden sorgulaması, din ve dinsel akımların gederek ivme kazanması, doğal olarak tek bir prensip ve kategori ile açıklanamaz. Aynı şekilde toplum ve birey arasındaki ilişkiler de tek bir yaklaşımla açıklanamaz.

Tarihsel bir varlık olarak insan, varlığını, tarihsel süreç içinde gerçekleştiriyor –geçmişten geleceğe yönelerek- geçmişten şimdiye ve şimdinin bağlantısıyla geleceğe dönük olmanın iç içe olduğu bir süreç içinde. Çok çeşitli kaynaklardan, tarihsel bilgilerden geçmişi öğreniyoruz, içinde bulunduğumuz şimdiyi yaşıyoruz ve bütün bu bağlantılarla geleceği bekliyoruz..  İnsan, bu sürece varlık koşullarının bütünüyle katılmaktadır. Onun başarılarının gerçekleşmesi zorunludur hayatın ucundan tutabilmesi için. İçinde bulunduğu zaman ve toplumda ortaya çıkan ilişkileri, bağlılıkları ,sentezleri, sentezlere rağmen farklılıkları ve bütün bunların gelecekte olacakları da içinde bulundurduğunu bilmek zorunluluğundadır. Ve bütün bunları dil aracılığıyla, yazılı yada sözlü çeşitli sanat ürünleri aracılığıyla, kendinden sonraki kuşaklara aktarmak ve bu tarihsel süreci doğru kavramak ihtiyacındadır.

Küreselleşen dünya toplumlarının, zorunlu olarak içine itildiği ‘sistem’, toplumsal ve bireysel tarih serüveni içinde; insanoğlunun yaşadığı en büyük parçalanmanın mucidi sayılabilir. Söz konusu sistemin isterleri doğrultusunda bir yaşam biçimine ayak uydurmaya çalışan insan, giderek yalnızlaşmakta, iletişim araçlarının ortaya çıkardığı, dayanılmaz iletişimsizliği iliklerinde yaşamaktadır. Bu yalnızlaşma ve iletişimsizliğin sonucunda, birbirine dokunmaya korkan, hatta dokunmayı unutan bir insan tipolojisi çevremizi sarmaktadır. Birbirine dokunmayı salt hiper marketlerin giriş kapılarında, yada ucuzluk reyonlarının önünde itiş-kakış halinde yaşayan insan, giderek köyleşen, kalabalık metropollerde, başkalarıyla birlikte yaşamayı öğrenemeden, başkalarının oluşturduğu baskılar sonucu ruhsal sağlığını kaybetmektedir.

İşte tiyatro, birlikte tanıklık edebileceğimiz, bizden başkalarının yaşamını, karşılıklı iletişim halinde, oyuncu-seyirci yakınlığıyla bize sunan bir sanat alanıdır. Bir tiyatro yapıtının ortaya çıktığı zaman ve toplumun ruhu arasındaki sıkı ilişki, o yapıtın toplumla bütünleşmesinin en önemli göstergelerinden biridir. Toplumun kendisini ifade etmesine aracılık yaptığı oranda, kişinin kendini ifade etmesine aracılık yapar. Her sanat alanı az çok, ‘zaman’ın hakim düşüncesinden etkilenir kuşkusuz. Ama tiyatro kadar zamanı yakından takip etmek zorunda olan başka bir sanat alanı yoktur. Bunun, tiyatro için bir zorunluluk olduğunu bile söyleyebiliriz; var oluşu buradan geçer.

İnsanın yaşayacağı en büyük parçalanma; ruh ve beden parçalanmasıdır. Bireyin yaşamak istedikleriyle, yaşamak zorunda kaldıklarının arasında sıkışıp kalması; bu parçalanmanın ateşleyicisidir. Bedenimizin bulunduğu yerde, zorunlu olarak yaşadıklarımızla, ruhumuzda sakladığımız ‘yaşamak istediğimiz şeyler’ sürekli bir çatışmanın zeminin oluşturur. İşte, zamanını doğru tahlil eden tiyatro, çatışmasını bunun üzerine kurabiliyorsa,  içinden çıktığı toplumu da doğru tahlil edebiliyor demektir.

Tiyatroda, tam anlamıyla bir hoşnutluk duygusu yaşayabilmek için, salt bizim sahnede görülen şeylere dikkat etmemiz yeterli değildir. Bizimle birlikte, salondaki kalabalığın, yani bizden başkalarının da, bizim gibi anlaması, etkilenmesi, yada gülmesi gerekir. İşte insan, bu olguları başkalarıyla birlikte yaşamayı; sanatla bireyin en canlı ilişkisinin kurulduğu, tiyatroda gerçekleştirebilir. Bu nedenle bir tiyatro yazarı, bir ressam gibi, tek başına, kendi zevki ve anlayışı doğrultusunda eser yaratamaz. Bir araya toplanmış bir kitle üzerinde etki bırakabilecek, birbirinden tamamen ayrı ruhsal yapılara, ayrı kaygılara sahip insanların, aynı noktada, aynı duyguda birleşebileceği yapıtlar ortaya koymak zorundadır. Ve bir tiyatro sunumu sırasında, yukarıda konu edilen birlikteliği yaşayabilen birey, elbette ruhsal anlamda bir sağaltım da yaşamış olacaktır. Salt toplumu yakından ilgilendiren gündemi sahnede görerek değil, aynı zamanda, insanın evrensel duygulanımlarına da, sahnede, bir yaşam derinliğinde tanıklık etmek, dolaylı olarak kişinin kendi duygulanımlarına tanıklık etmesi, dokunması sonucunu doğuracak; böylece, kişinin bir ilerleme –değişim- göstermesi, tiyatro binasından, en azından kendi hakkında da fikir sahibi olarak, ayrılmasına olanak sağlanacaktır.

 

                                                                                  Özcan Özer
                                                                                  Dramaturg

 

NESLİ TÜKENME TEHLİKESİ ALTINDA OLAN DENİZ CANLILARI Nesem Demiray

Ülkemiz kıyıları dört değişik karakterde denizlerle çevrili.... Akdeniz; Canlı türleri açısından büyük zenginlik gösterir, Karadeniz; Dünyanın en ilginç yarı kapalı denizlerinden biridir, Ege Denizi; Ülkemize ait bir çok adanın olduğu, mavi ve saydam su rengi ile ünlüdür, Marmara Denizi; Türkiye’nin tek iç denizidir.
Bu denizler, dünyada çok ender bulunan bir çok canlıya ev sahipliği yapıyor. Biyolojik özellikleri nedeniyle, gelişmeye, çeşitlenmeye ve daha nice canlıyı kabul ederek bünyesinde yaşatmaya son derece müsait. Ülkemiz turizm girdisinin çok büyük bir yüzdesi denizlerimiz sayesinde giriyor. Yani ülkemiz denizleri sayesinde de kalkınıyor. Stratejik konumu nedeniyle dünyada, her ülkenin imrenerek baktığı, çok can alıcı bir noktada. Susuzluk tehlikesi altında olan ve su ihtiyacı nedeniyle çok ciddi ekonomik sıkıntıları olan ülkelerin yanında bir cennet. Dünyamıza hayat veren su, yaşamın başladığı su, denizlerimizin çözünmüş tuz haricinde kalan %96.5’i su....Bir çok mineral için depo olan denizlerimiz, dünya üzerindeki ısı dengesini ayarlayan ve iklimlerin yaşama elverişli olmasını sağlayan denizlerimizdendir. Atmosferdeki karbondioksitin emilerek havanın temizlenmesine katkı sağlar. İnsanların temel besin kaynaklarından biri olan ve protein ihtiyacının karşılandığı balıkların yuvasıdır denizlerimiz. İlaçların hammaddesi olarak kullanılan bitki ve balık türlerini barındıran denizlerimiz....
NEDEN TEHLİKE ALTINDA????
Tek sebebi KİRLİLİK... Tek sebebinin kirlilik oluşu bağışlanamaz çünkü kirlenme tamamen insan kaynaklıdır ve durdurmak yine bizlerin elindedir. Yani yaşam standardımızın kalitesi ve geleceğimiz yine bizlerin elindedir. O halde bu akıl almaz kirlilik sorunu, tamamen keyfi nedenlerle, boşvercilikle, günü kurtarmak pahasına sürüyor sonucunu çıkaramaz mıyız? İşte asıl bağışlanamaz olan budur...
Asıl bağışlanamaz olan duyarsızlık,
Asıl bağışlanamaz olan bilgisizlik,
Asıl bağışlanamaz olan ilgisizlik değil midir?
Ülkemizde nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan pek çok deniz canlısının olduğu gibi denizel hayatımızın devamı için korumak zorunda olduğumuz pek çok tür de var. Ancak ne yazık ki; kanımca yapılan uygulamalar çok yetersiz. Nesli tükenen veya korunan canlılarımızın isimlerini sıralayan tek kanuni çalışma Tarım Orman Bakanlığı’na ait olan Koruma Kontrol Genel Müdürlüğünce yapılıyor. Koruma Kontrol Genel Müdürlüğünün her iki senede bir düzenlediği Su Ürünleri Sirküleri, avlanması tüm zamanlarda tamamen yasak  canlılar veya koruma altında olan canlıların boy, kilo gibi kısıtlamaları ile avlanmaya kapalı olduğu ayları bildiriyor. Keşke herkes en azından bu sirkülere karşı duyarlı olup, avlanmasa veya avlananları uyarma iç güdüsüne sahip olsa...Neredeyse her hafta sonu gittiğimiz dalışlarda, kıyı kentlerimizin her hangi birinde akşamları gezinti yapma olanağı buluyoruz ve gördüğümüz manzara her seferinde içler acısı oluyor.
Sahil lokantalarında boy boy avlanması yasak canlılar sergileniyor ve yüksek fiyatlarla satışa sunuluyor. Karavidalar, böcekler ve daha pek çok canlı tezgahlarda “canlı canlı” denilerek satıldığında alıcı buluyor. Belki 1 saatlik keyifle soframıza konuk olan canlıları tüketmek kısa bir zamanımızı alıyorken, sularımızın altında olup bitenlerden hiç haberimiz olmuyor. Yitirilen canlıların yerine yenilerinin konulması, ne yazık ki tüketim hızıyla gerçekleşemediği için bu durumdayız. Bu lokantaları kolluk kuvvetlerine şikayet ettiğimizde ise yanıt inanın çok şaşırtıcı oluyor. Kolluk kuvvetleri, bu avcılığın avcıların ekmek parası olduğunu, onlara karşı durulması veya kapatılmasının, ekmek parası ile oynamak olduğunu ve bu avcıların kolluk kuvvetlerini dahi tehdit edebileceklerini söylüyorlar ! Ne kadar acı ! O halde sanırım 5-10 senemiz kaldı...

Ben ve benim gibi deniz severler, her şeye rağmen tepki göstermeye, her şeye rağmen dilekçeler doldurmaya, her şeye  rağmen avlananları uyarmaya ve aç kalsak dahi (!) avlanmamaya devam ediyor. Çıkan bu küçük sesler, büyük sesler oluşturacak, bir nebze olsun belli bir bilinç yaratacak ve daha duyarlı bir toplum için adım adım ilerleyeceğiz.

Balıkçıdan balık almaya giden sade vatandaşın hangi balığın yasak, hangi balığın boyunun kısa olduğunu bilmesi ve tüm balıkları tanıması elbette çok zor. Ancak en azından bilinç oluşturmaya ve kazanmaya çalışmak adına; her birimizin balıkçının tezgahında bulunan balıklara baktıktan sonra yavru balık tüketmeyi reddetmesi bile kilit rollerden birini oluşturabilir. Çünkü yavru balığın satışının azalması demek, yasadışı avcılığı önlemek için etkili bir neden demek.

Bu amaçla Greenpeace’in bir kampanya başlattığını ve bir cetvel hazırladığını biliyorum. “Küçük balık yoksa büyük balık da yok” isimli kampanya dahilinde dağıtılan cetveller son derece sade, basit ama bir o kadar da büyük bir adımdır bana göre. Bu cetvellerde balıkların isimleri ve satın alınabilir boyları yazılı. Elinizde cetvelinizle hale gidiyor ve seçeceğiniz balığın boyutuna bu cetvelle karar vererek, şimdiye dek yapılan en olumlu girişimlerden birine destek olmuş oluyorsunuz.

Denizlerimiz eski haline gelir mi, bilmem; çok zor. Ancak konu hakkında daha duyarlı davranarak, en azından bu günkü haliyle korumak mümkün. Dünyanın farklı bir çok ülkesinde de uygulanan bir yöntemi uygulayarak düzeltme sağlanabilir. Denizlerimizdeki belli bölgeleri rezerv bölgeler olarak ayırabilir; buradaki avlanmayı tamamen yasaklayabilir ve en azından bu bölgede balıkların üreme, çoğalma ve rahat yaşamalarına imkan tanıyarak, ekosistemimizi kurtarma şansı yakalayabiliriz.
Denizlerime bir şans verelim....

Nesem DEMİRAY
BADİM Başkent Dalış ve İlkyardım Merkezi
Dalış Eğitmeni-Biyolog
nesem@badim.com.tr

 

Yazı : Nesem DEMİRAY
Sualtı Fotoğrafları :
Erhan ÖZTÜRK
Çağatay E. DAPHAN

 

 

KAAN ALTAN'DAN KAAN ALTAN

(BİR MÜZİSYEN DEN ÇOK SIRADIŞI BİR YARI TIBBİ DENEME)

Ünlülerin yaşamları, diğer ünlüler dahil olmak üzere, bir çok insanın ilgisini çekmiştir. Nasıl giyinirler, neler severler, ne yerler… Kısaca yaşamları boyunca neler yaparlar ancak konumuz Rock müzisyenleri olunca biraz da sıradışı yaşamları nedeni ile yaşamış oldukları hastalıkları ve daha da önemlisi nasıl öldükleri hep merak konusu olmuştur. Hatta bazı durumlarda merak konusu olmanın ötesinde komplo teorisyenlerinin en kafa patlattıkları konu oluşmuştur. Hepimiz hayatımız boyunca Elvis Presley, Jim Morrisson ya da John Lennon hakkında birbirinden garip komplo teorileri duymuşuzdur

Bu yazının devamında çeşitli meslek hastalıklarıyla ve bu hastalıkların sonuçları ile devam edebilir, hatta tüm bu hastalıkları alt alta sıralayıp sebepleri ve sonuçları ile ilgili sayfalarca konuşabiliriz. Ancak bu tip bir yazı geçmiş zamanlarda duyduğumuz birçok sıradışı ölüm ve hastalık yazısının yanında gayet sıkıcı olacaktır ki zamanında bu tip araştırmalar yapan insanların ortaya çıkardığı istatiksel veriler aslında sıralamada Rock müzisyenlerinin gayet alt sıralarda olduğunu gösterecektir.

Ancak gerek medyanın yarattığı kötü şöhretleri nedeni ile gerekse kendi marjinal tavırları nedeni ile alkol ve madde ile en yakın ilişkisi olan kesimin Rock müzisyenleri  olduğu bilinir. Aynı kanı nedeni ile madde ve alkol kaynaklı rahatsızlıkların, Rock müzisyenleri tarafında yaşandığı çokça dile getirilse de, yine aynı istatistikler bunun tam tersini söylemekte ve diğer sanat dallarında bu oranın daha fazla görüldüğünü belirtilmektedir.

Tabii ki her meslek gurubunun kendine özgü zor çalışma koşulları ve bu koşulların neden olduğu hastalıklar vardır. Rock dünyası açısından baktığımızda, saatlerce ayakta kalmaktan ve sahnede ağır enstrüman taşımaktan kaynaklanan bel ağrısı, havasız ve sağlıksız ortamlarda çalışmaktan baş ağrısı ve akciğer problemleri, gürültülü ortamdan kaynaklı duyma kaybı, gibi rahatsızlıklar çok yaygındır. Fakat bu gibi rahatsızlıklar her türlü meslek guruplarında görülmektedir ve pek de ilgi çekici değildir.
Bunu dışında mesleğimize özgü olarak çok görüldüğü varsayılan; karaciğer problemleri, akli problemler, madde ve alkol kullanımı kaynaklı fizyolojik problemler sıkça karşımıza çıkmaktadır. Bu konular ise herkes tarafından daha ilgi çekici bulunmaktadır.

Her insanın içinde baş etmek zorunda olduğu ya da en azından beraber yaşamayı öğrenmesi gereken bir gölgesi vardır.Sanatın herhangi bir dalı ile uğraşan biri için, içindeki gölgesi ile baş etmek diğer insanlara göre daha zordur. Hatta diğerlerinin aksine Rock müzisyenleri ve klasik müzikciler içindeki gölgeyi beslemek ve büyütmek zorundadırlar. Biraz da bu sebeble, biraz da  algıyı açtığı, yaratıcılığı desteklediği, sosyalleşmeyi sağladığı varsayılan birçok maddeye ilgi olabilmektedir. Bu maddeler  bazen yasadışı veya yasal besin katalizörleri olabildiği gibi, felsefe ve inanç kavramları da olabilir. Ama dediğimiz gibi, bu diğer sanat dallarıyla uğraşan kesimleri de kapsamaktadır.

Aslında Rock müzisyenlerinin sıradışı ölümleri hiç de sıradışı olmadığı ile ilgili birkaç örnek vermek istiyorum...

Jimi Hendrix:
Dünyanın en çok takdir gören, en iyi sayılan gitarcılarından:
Her türlü uyuşturucu ve uyarıcı maddeyi kullandığı için medyaya defalarca konu olan bu ünlü Rock müzisyeni uykuda kustuğu için, nefes borusunun tıkanması sebebiyle ölmüştür.

Kurt Cobain:
Nirvana elemanı, 90 larda, kuzeybatı Amerikanın soğuk depresive ortamında, Seattle kentinde ortaya çıkan grunge akımının yıldızı:
Mide kanseri nedeni ile çektiği ağrıları bitirmek için kafasına çifte dayayarak intihar etti. İntihar notunda “her gün ölmektense bir defa ölmek en iyisidir” yazıyordu.

Michael Hutchence:
Ünlü rock grubu Inxs elemanı, solisti:

Erotic asphyxiation olarak bilinen, orgazm sırasında nefesini keserek etkisini artırma yöntemini denerken yanlışlıkla kendini boğmuştur.

Cliff Burton:

Metallica kurucu elemanı, basçı, besteci ilk kadronun en önemli elemanlarından:

Tur otobüsünde ki yatma yerleri o kadar rahatsızdı ki gurup elemanları aralarında en rahat yerde yatmak için çektikleri kurayı kazanan Cliff Burton, tur otobüsünün yaptığı kazada o kadar şanslı değildi. Rahat yatağında ruhunu teslim etti.

Janis Joplin:

Rock Kraliçesi, muhafazakar orta amerikanın küçük bir kasabasında kurtulmak için yolla çıktı, hippiydi, kendine göre olan şarkı söyleme tarzı ve amerikan muhafazakarlarına karşı dolu viski şişesiyle ve küfürleriyle tanındı :

Aşırı Doz.

Randy Rhoads :

Black Sabbath grubunun ünlü solisti Ozzy Ozbourne’un ünlü gitaristi.

Tur otobüslerinin kaptanı eski bir pilottu ve bir gece ufak bir uçak gezintisi yapmak istediler ancak uçak kazası sonucu yaşamını yitirdi.

Steve Clark :

Def Leppard elemanı, basçı

Kıskançlık krizi nedeni ile sevgilisi tarafından öldürüldü.

 

Freddie Mercury:

Quenn Elemanı, ünlü solisti ve söz yazarı:

AIDS yüzünden ölen ilk ünlüler kervanından.

Cozzy Powell:

21 farklı rock grubunun davulculuğunu yapmış ünlü stüdyo ve konser müzisyeni.

Cozzy Powell’ın hayatı boyunca düşkün olduğu iki şey vardı biri motorsikleti, diğeri de davuluydu ve ölümü de bu iki bağımlılığı nedeni ile oldu. Turne sırasında yaşadığı motorsiklet kazası sonucunda yaşamını yitirdi.

Hepimizin sonu aslında  pek de benzer sonlar değil ama işte bunlarda diğer sonlar…

 

EDİTÖRLERDEN YORUM:

İlgimizi çok çeken bu yazıda madde bağımlılığının hiç bir şeye çözüm olmadığını bu güzel yazıyla bir kez daha gördük.Ayrıca çoğu kimse için aslında idol kabul edilen bu insanların çok da sıradan bir biçimde ölebildiklerini gördük.Öyle ya hastalık insan içindir, mide tümörü de...

Prof.Dr.Fatih AĞALAR

Dr.İ.Tayfun ŞAHİNER

 

 

 

ANTON BRUCKNER - TANRININ MÜZİĞİ CAN ATILLA

Anton Bruckner sizlerle paylaşmak istediğim bir besteci. 4 Eylül 1824 yılında Avusturya’da Ansfelden adlı küçük bir yerleşimde dünyaya gelmiştir, 11 Ekim 1896 yılında Viyana’da ölmüştür. Niye Bruckner derseniz, tüm bilinen müzik tarihi içinde çok istisna bir şahsiyettir. Müziğinin derinliği, anlatım gücü, teknik mükemmelliği, felsefesi, “Tanrısal İhtişamı” sanatında dile getiriş şekli onu çağdaşlarından farklı kılmıştır.Bu farklılık tüm hayatı boyunca ona zor zamanlar yaşatmış, müziği anlaşılamamıştır.Yaşadığı duygusal çöküntüler yazdığı eserlerde hep kendini göstermiş, eserlerinde müzikal kasırgalara, anaforlara  sebep olmuştur. Ancak çok sonra, genç orkstra şefi Nikisch, Wagner’in ölümü münasebetiyle bestelediği yedinci senfonisini Leipzig’de çaldırdığı zaman müzik dünyası hayret ve hayranlıkla ona kulak vermiştir.

Kendi gibi Avusturya’lı olan Schubert’ten etkilenmiş, derin bir Beethoven taraftarı olmuş, Bach’ın müziğini “Müzik sanatının en büyük sanat abidesi” olarak kabul etmiş, Wagner’e derin bir saygı beslemiş ve onu örnek almış, ve senfonilerini Tanrı’ya ithaf etmiş büyük bir besteci . Müziği’nin farklılığı şöyle tarif edilebilir. “Hüzün dolu uzun melodileri  kat kat yükselten bir yapı, büyük yükselişlerle ve geniş hamlelerle gelişen organik bir bütünlük”.Ayrıca tüm senfonilerinde Avusturya köylülerine has “Landler“ adlı halk danslarının melodilerini kullanmıştır.Ve bu toprağına bağlılığını müziğinde sık sık dile getirmiştir.

Çocukluk yılları Linz şehri yakınlarındaki St.Florian Manastırında koro talebesi olarak  geçmiştir.Gençlik yıllarında ise “dünya karşısında bir çocuk ve sanat konularında mistik heyecanlarla dolu bir kimse” gibi davranan, garip, sevimli bir aziz olarak tanmıştır. Buna karşılık derinden bağlı olduğu inancı, onun tüm eserlerinde “yıldız sistemlerinde parlayan bir güneş gibi” ışık saçar.

Tüm hayatı boyunca her biri defalarca düzeltilen on bir senfoni, kilise ayinleri için üç adet Mess,  yaylı sazlar için bir quintet, yine yaylı sazlar için quartet, birkaç kısa piyano parçası, yarım bırakılmış bir piyano sonatı besteledi.

Ben de onun anısına 2002 yılında “St.Florian  -  Dramatik Senfonik Poem” adlı bir eser bestelemiştim.Eserim Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın 5 Nisan 2002 tarihindeki konserinde seslendirilmişti. Eseri, bir otobiyografi olarak bestelelerken, onun hayatı ile ilgili kapsamlı bir araştırma yapmıştım. Hayatı ile ilgili birçok  anı - hikaye ile karşılaşmıştım.
Birkaç tanesinden sizlere bahsetmek istiyorum.

Yaşlılık döneminde müziğinin anlaşılamayacağı ve kabul görmeyeceği duygusundan kurtulamaz. St.Forian Manastırında, uykusunda bir gece yarısı garip bir iç titremesi hisseder.Bir melek ona gülümsemektedir,ona tanrının onun tüm dualarını duyduğunu ve kabul ettiğini söyler. Ona tüm hayatı boyunca çekmiş olduğu acıların, kederlerin bu gece sona ereceğini müjdeler. Bu mucize meleğin onun kulağına fısıldadığı melodiden yola çıkarak yazacağı senfonisinin başarısı sayesinde olacaktır. Melek fısıldar ve yok olur. Rüyasında piyanosunun başındaki kağıda melodiyi karalar ve sabah uyanır.Manastırda bir rahibeye rüyasından bahseder, yorumlamasını ister. Sonra rüyasındaki sihirli melodiyi tekrar hatırlamak için birlikte alt kattaki piyano odasına giderler. Ve nota onun el yazısı ile pianosunun üstünde onu beklemektedir.
O melodi yedinci senfoninin ilk onaltı ölçüsündeki melodidir ve sonrasında gerçektende büyük başarı o senfoni ile gelir.
Bir başka hikaye ise iş aramak nedeniyle gittiği Paris’te geçer. Org virtüözü olarak ün yapmıştır ve Paris’te bir katedral için Organist aranmaktadır.Tutucu Fransızlar bir Avusturya vatandaşının Paris’te büyük katedralde çalışmasını istemezler. Ve bir organist’ten beklenemeyecek her şeyi ondan yapmasını isterler.Org üzerindeki kusursuz performans sınavından sonra Bruckner’e sadece Bach’ın üstesinden gelebileceğine inandıkları bir melodi verirler ( notasını verirler )  ve bu melodiden bir doğaçlama, prelüde, sonrasında bir füg ve daha sonra da bir senfonik bölüm bestelemesini isterler.Ve bunun için hiç zaman vermezler, çünkü maksat bellidir .Bruckner nota kağıdını alır, kilisenin kubbesindeki dostlarına bakar, gözlerini kapar ve tam sekiz saat hiç durmaksızın o melodiyi işler.Artık gece olmuştur, katedraldeki sınav heyeti yaptıkları haksızlığa o kadar pişman olmuşlardır ki onu durdurmak zorunda kalırlar ve “ Üstad bizim seni değil, senin bizleri sınav etmen gerekiyormuş” derler ve ondan özürlerini kabul etmesini isterler.

Dünyadaki birçok büyük orkestra şefi son performanslarında sanattaki olgunluklarının bir ifadesi olarak onun senfonilerini yönetirler. Karajan 7. Senfonisi ile , Eugen Jochum 5. Senfonisi ile ,Günter Wand 4. Senfonisi ile kariyerlerini noktalamışlardır.

Adolf Hitler’in ölümü, onun Wagner anısına yazmış olduğu 7. Senfonisi fon müziği olarak kullanılarak megafonlardan Berlin’e duyurulmuştu.

Çalışmak, kendini aşmak, sanatta kaybolmak gibi bir sanatçı için üstün meziyetler listesi onun müziğinde uzar gider.

Bir kitapta yine onun müziği ile ilgili bir tanım çok güzeldi:
“ O melekler ve şeytan’ın paylaşamadığı müziklerin bestecisiydi , onun müziği uzaktan bakıldığında bir gül bahçesini andırır ama yaklaştığınızda, kokunun güllerin kokuları değil, cehennemden gelen kükürt kokuları olduğunu hissedersiniz”.

Onun müziğne ilgi duyanlar için bir önerim olacak; eğer Bruckner müziğinin etkili yorumlarına sahip olmak isterseniz Sergiu Celibidache yönetimindeki  Münih Filarmoni Orkestrası onun birçok senfonisini seslendirdi. Bu performanslar beni tüm kaydedilmiş Bruckner eserleri içinde en çok etkileyen yorumlardır. Eğer ilgilenenler olursa diye en kolay edinebilme yolu İngiltere Amazon.
Adresi ise:
http://www.amazon.co.uk/Bruckner-Symphonies-Nos-5-9/dp/B0002IRY0O/ref=sr_1_5?ie=UTF8&s=music&qid=1207820408&sr=8-5

Bu yazıyı yazmaya başladığımdan beri sizlere kendi albümlerimden, müziğimden, Türkiye’deki sanatın gerçeğinden bahsetmek yerine, neden sizi onun müziğiyle tanıştırmayı seçtiğimi düşünüp duruyorum, bulamıyorum.

Sevgi ve saygılarımla,
Can ATİLLA

Kanarya Sevgisi


Hiç yalnız kalmak istediğiniz oldu mu? Kendinizi çaresiz, yorgun hissettiğiniz? İşte o zaman size önerim kendinize bir kanarya edinin. O zaman kendinizi doğayla, suların  şırıltısında ormanın coşkusunda,  rüzgarın özgürlüğünde bulursunuz. Hele bir de kanaryanız yavrularsa değmeyin keyfinize. Artık kanarya sizin vazgeçilmezinizdir.

 Neden kanarya?: Kanarya, çünkü hiçbir uğraş sizi bu kadar mutlu yapamaz. Bir kere doğayı, doğadaki canlıları seven insanıda sever. Kanaryaya değer veren insana da değer verir. Benim edindiğim izlenimlerim ve gözlemlerim kanarya besleyenlerin daha öncesinde çok büyük bir travma geçirdiği, çok sevdiği birisini kaybettiği, bunun sonucunda o boşluğu en iyi kanaryanın doldurduğudur. Sebebini bilmiyorum ama bu kişiler birçok uğraş edinmişler fakat hiçbiri yaşadığı bu acıları, üzüntüleri tümüyle giderememiş. En sonunda hepsi ağız birliği etmişcesine kanarya yetiştirmeye başladıktan sonra o eski hallerinden bir eser kalmadığını söylemekteler. Bu insanlar sesini dinlemek amacıyla önce bir kanarya alıp sonra bu sayıyı ikiye, hadi bide yavrusunu görelim düşüncesiyle sayıyı daha da arttırmışlardır. Birde bakmışlar gün gelmiş kanarya yetiştiricisi oluvermişler. Birkaç arkadaş bulup kanarya sohbetleri yapmaya, bu alanda dernekler, yarışmalar hatta uluslar arası olimpiyatlar düzenlemeye başlamışlar.
 Kanarya neden güzeldir?: İlk önceleri kanaryaların doğal renkleri yeşil, sesleri farklıydı. Zamanla insanlar kendi zevk ve isteklerine göre kanarya üzerinde değişik ırklarla çaprazlama yaparak birçok özellikte kanarya ürettiler. Amaç başta sesini dinlemek olsa da sonraları şekil, renk konusundada aşama kaydettiler. Bu sebeple kanaryalar üç ana grupta toplandılar.
1)Ötüm kanaryaları
2)Renk kanaryaları
3)Şekil kanaryaları
 Zamanla her ülke kendine özgü kanaryasını üretti. Bu milli bir uğraş haline gelmeye başladı. Ama hiç kimse bu üç özelliği bir arada barındıran bir kanarya üretemedi. Hatta buna yeltenen bile olmadı. Benim amacım bu üç özelliği de bünyesinde barındıran kırmızı-beyaz, hilal şeklinde, muhteşem ötüşte bir kanarya üretmek. Hatta ismini de TÜRK-AY koymayı planlıyorum. Ne olursa olsun kanarya güzeldir. Kimisi sesini, kimisi rengini, kimisi de şeklini sever. Tabiî ki sonuçta seçim yine sizin.
 Kanarya tarihçesi :Kanaryaların vatanı Afrika kıtası'nın kuzey batı kıyılarına yakın ve altı adadan meydana gelmiş bulunan Kanarya takım adaları(Canari veya Laspalmaz)dır.Bu adalar 1402 yılında Normandiyalı JEAN De BETHANCOURT adlı bir maceraperest tarafından zapt edilip Kastil (Castille)krallığına bağlanmıştır.Bu adalardan alarak getirdiği yeşil,sarı renkli kanaryaları kral Charles VI'a hediye etmiştir.Yine Afrika kıtasının batısında bulunan Madere ve Acores adaları ile Afrikanın güneyindeki Cap ilk ve yabani türlerinin yaşadığı yerlerdir.Renkli tabiat ve bol güneş altında güzel ve farklı ötüşler yapan bu küçücük kuşlar Kanaryaların vatanı Afrika kıtası'nın kuzey batı kıyılarına yakın ve altı adadan meydana gelmiş bulunan Kanarya takım adaları(Canari veya Laspalmaz)dır. Tabiatçı Olino'ya göre 1622 yılında bahsi geçen adalara çıkan ispanyol denizcilerini ilgilendirmiş ve yerlilerin kullandığı muhtelif usullerle yakalayarak gemilerine yüklemişler ve Avrupa'ya getirirlerken Venedik açıklarında gemileri batmış ve salıverdikleri kanaryalar Elbe adasına ve İtalya kıyılarına uçmuşlar,oralarda yerleşerek zamanla üreyip çoğalmışlardır.Gerek buralarda yakalanan kanaryalar ve gerekse daha sonraları Afrika adalarından Avrupa'ya getirilen yabani kanaryalar kısa bir zamanda kafes hayatına alıştırılmışlardır.Önceleri asilzade saraylarında özel kuşhanelerde bakılan ve yetiştirilen kanaryalar,zamanla halk arasında geniş rağbet gördü.17. yüzyıldan itibaren bilhassa Almanya,İngiltere,Fransa,İtalya ve Hollanda'da fenni bakım ve yetiştiriciliğe başlanmıştır.1709 yılında Fransa kraliyet sarayı kuşhaneleri müdürü Hervieux De Chantelaup'a göre şekil ve renkleri ile ötüşleri değişik 29 çeşit ehli tür elde edilmiştir.Ve 4 cinste melez mevcut imiş.Elde edilen ehli kanaryalar yabani kanaryalardan daha cüsseli olmuştur.

 Kanarya edinmek isteyene öneriler:
1)Eğer kanaryanızın güzel ötmesini isterseniz size tavsiyem malinua türüdür. Üretimi kolay, yavruya bakımı çok iyi rengi ve ötümü eşsizdir. Benim favori kanarayamdır.
2)Renk konusunda ise seçenek bir hayli fazla olup benim size önerim al veya sarı mozaik türüdür.
3)Kanaryayı kesinlikle bu işi bilen birinden alıp, ayağında künyesi olanları tercih ediniz.
4)Kanarya bakarken üç şeye çok dikkat ediniz: ısı, ışık, yem.
5)Eğer üretmeyi düşünürseniz eş seçiminiz genelde 2-3 yaş grubundan olsun.
6)Daha geniş bilgi için bu işi çok iyi bilen birine danışın yada internetten ilgili sitelerden bilgi edinin.

Dr.Mahmut AKARSU

 

 

 

 

www.akademikcerrahi.com©

Her hakkı saklıdır.2007

Webmaster:Dr.İbrahim Tayfun ŞAHİNER

YENİ LOGOMUZ

HAZIRLANMAKTADIR.

www.akademikcerrahi.com

 

TÜRKİYE'NİN SAĞLIK PORTALI

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
www.akademikcerrahi.com