Prof.Dr.Emir Baki Denkbaş
Nanoteknoloji ve Nanotıp
1 metrelik standard bir büyüklüğün milyarda biri büyüklükler nanoölçekli büyüklükler olarak adlandırılmaktadır. Bu tanıma göre; fizik, kimya, biyoloji gibi temel bilimler ile mühendislik bilimlerinin nanoölçekli malzemelerin hazırlanması, karakterize edilmesi veya uygulamalarının gerçekleştirilmesi için bir araya geldiği teknoloji dalı da “Nanoteknoloji” olarak tanımlanmaktadır. Öte yandan bilinen bazı büyüklüklerin karşılaştırılması açısından atomların yaklaşık olarak 1 nm’den küçük, protein ve benzeri moleküllerin ise 1 nm’den çok daha büyük olduğuna dikkat çekilmektedir.
Halihazırda nanoteknoloji başlığı altında gerçekleştirilen uygulamalar dikkate alındığında sektörel bazda iletişimden enerji üretimine, otomotiv endüstrisinden kozmetik endüstrisine, savunma sanayiinden elektronik endüstrisine, tekstil endüstrisinden plastik ve boya endüstrisine kadar daha birçok sayısız ve sınırsız endüstri kolunda nanoteknoloji uygulamalarına rastlanmaktadır. Söz konusu endüstri kollarında özellikle hedef ürün ve sistem boyutlarındaki küçülmeler gerek kullanım kolaylığı ve gerekse ekonomik açıdan çok önemli kazanımlar sağlayacaktır.
Öte yandan yukarıda sözü edilen uygulama ve endüsti kollarının yanında öyle bir alan mevcuttur ki belki de en önemli olan ve hayati önem taşıyan bir uygulamadır. Bu uygulama elbette ki nanoteknolojinin tıp ve sağlık bilimlerindeki uygulamalarından oluşan ve artık “Nanotıp” olarak adlandırılan alandır. Nanotıp konusu başlıca üç ana grupta kategorize edilebilmektedir. Bunlar;
- Nanoparçacıklardan oluşan sistemler
- Biyomalzemelerin moleküler düzeyde modifiye edilmesi
- Nanomalzeme (veya nanocihazların) üretimi şeklinde özetlenebilir.
Tüm bu alt grupların tıp ve sağlık bilimlerindeki önde gelen uygulamaları ise; ilaç ve/veya gen taşıyıcı sistemler, diyagnostik görüntüleme sistemleri, moleküler diyagnostikler ve biyomoleküler tanıma sistemleri, kardiyolojik tedavi sistemleri, doku mühendisliği uygulamaları, diş ve diş hastalıkları uygulamaları, ortopedik uygulamalar, göz ile ilgili uygulamalar, adli bilimler uygulamaları ve biyomalzeme yüzeylerinin antibakteriyel özellik kazandırılmak üzere veya biyolojik uyumluluğunu arttırmak üzere modifiye edilmesidir.
Dünyada ve Ülkemizde Nanoteknoloji
Nanoteknoloji ve nanotıp alanında dünyada yapılan çalışmalara göz atıldığında başta Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği Ülkeleri olmak üzere Japonya, Çin Halk Cumhuriyeti ve diğer Uzakdoğu ülkeleri bu alanda çok önemli yatırımlar yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Konu ile ilgili olarak Amerika Birleşik Devletleri 2006 yılı itibariyle nanoteknoloji ürünlerinden 200 milyar dolar tutarında gelir elde edileceğini, gelecek on yıl içerisinde ise nanoteknoloji ürün ve hizmetlerini kapsayan 1 trilyon dolar hacminde küresel pazar oluşacağını tahmin etmektedir. Avrupa Birliğinin 2002-2007 yıllarını kapsayacak şekilde yürütülen 6. ve 7. Çerçeve programlarında da nanoteknoloji öncelikli alan olarak yer almış ve bu alanda yürütülecek çalışmaları desteklemek üzere 6. çerçeve programında 1.3 milyar euro bütçe ayrılmıştır ve tematik öncelikli bu alan: nanoteknoloji ve nanobilim çalışmalarını, bilgi tabanlı çok işlevli malzemeler ile yeni üretim prosesleri ve araçlarının geliştirilmesini kapsamaktadır.
- Ülkemizde ise bu alandaki stratejiler TÜBİTAK tarafından hazırlanan “Tübitak Bilim ve Teknoloji Stratejileri-Vizyon 2023” raporunda yer almıştır. Bu rapora göre hedef “gelecek 10 yılda, insan yaşamını ve ekonomik faaliyetleri kökten değiştirmeye aday nanoteknoloji devriminin yaratacağı teknolojik değişikliklerde etkin rol alabilecek bilimsel, teknolojik ve sanayii birikimine sahip olmak” olarak saptanmıştır. Odak teknoloji alanları ise; nanofotonik, nanoelektronik, nanomanyetizma, nanomalzemeler, nanokarakterizasyon, nano ölçekte quantum bilgi işleme, nanobiyoteknoloji olarak seçilmiştir.
Bütün bu gelişmelerin yanında dünya genelinde önde gelen araştırma ve geliştirme merkezleri ile pek çok firma uluslararası rekabet gücünü artırmak üzere nanoteknoloji alanındaki araştırmalara ağırlık verirken, eğitim-araştırmada söz sahibi bir çok üniversite (Washington, Stanford, Northeastern gibi) ve enstitü (MIT, Californi Tech. Ins., Stevens gibi) konu ile ilgili akademik programlarını hayata geçirmişlerdir. Ülkemizde de konu ile ilgili olarak yapılan çalışmalar sonucu başta Bilkent Üniversitesi bünyesinde kurulmuş olan Ulusal Nanoteknoloji Merkezi (UNAM) olmak üzere Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi ve diğer bazı üniversitelerde nanoteknoloji ve ilgili alanlarda yüksek lisans ve doktora programları açılmıştır. Üniversitemizde de dünyadaki birçok üniversite gibi nanoteknoloji konusunda ön sıralarda yer almanın, ülkemiz bilimsel ve ekonomik gelişimine katkıda bulunmak için gerekli olduğunu değerlendirilerek, 27-28 Haziran 2006 tarihlerinde “Nanoteknoloji Çalıştayı” gerçekleştirilmiştir. Geniş bir katılımla gerçekleşen bu çalıştayda, üniversite bünyesinde birbirinden bağımsız olarak bu konularda araştırma yapan ve önemli altyapılara sahip değerli bilim insanları ve araştırma grupları bir araya gelerek, bilgi alışverişini gerçekleştirmiş, daha verimli çalışma ortamları yaratmak için işbirlikleri oluşturulmuş, nanoteknolojinin üniversitemizin stratejik hedefleri arasında yer alması sağlanmıştır.
Hacettepe Üniversitesi, Nanoteknoloji ve Nanotıp Anabilim Dalı
Fen, mühendislik ve sağlık bilimleri eğitim programlarını aynı çatı altında barındıran Hacettepe Üniversitesi, Türkiye’de ve dünyadaki birçok üniversitede olduğu gibi nanoteknoloji ve nanoteknolojinin tıp ve sağlık bilimlerindeki yansımasını oluşturan nanotıp alanında söz sahibi olmak ve uluslararası rekabet gücünü artırmak için bir taraftan bilimsel çalışmalarını sürdürürken diğer taraftan lisansüstü eğitim programları açarak bu alanda genç ve deneyimli bireyler yetiştirmeyi hedeflemiştir. Bu hedef doğrultusunda gerçekleştirilen çalışmalar sonucu 11 Temmuz 2007 tarihli Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) Genel Kurulu kararıyla Hacettepe Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü bünyesinde Diş Hekimliği, Eczacılık, Fen, Mühendislik ve Tıp Fakültelerinin değerli katkı ve katılımlarıyla Ülkemizde ilk olarak “Nanoteknoloji ve Nanotıp Anabilim Dalı” kurularak yüksek lisans ve doktora eğitimi verilmeye başlanmıştır. Söz konusu programın temel amaçları;
- Nanoteknoloji ve Nanotıp alanında genç ve deneyimli bireyler yetiştirerek ülkemizin bilimsel ve ekonomik gelişimine katkıda bulunmak,
- Nanoteknoloji ve Nanotıp konusundaki multidisipliner araştırmaları evrensel boyutlara taşımak,
- Ulusal ve uluslararası seviyede bilginin yaygınlaştırılmasını sağlamak,
- Nanoteknoloji ve Nanotıp alanlarında ulusal ve uluslararası ağ oluşturmak (toplantılar, ortak araştırmalar, haberleşme, bilgi alışverişi vb.),
- Nanoteknoloji ve nanotıp alanlarında üniversitemizde araştırma işbirliğinin, kapasitesinin ve çeşitliliğinin artırılması olarak belirlenmiştir.
Program gelecek nesil bilim ve teknoloji insanlarını nanoteknoloji bilim ve mühendislik yaklaşımlarını insan sağlığı konusuna uygulamak için gerekli olan becerilerin yanı sıra gerekli iş, etik ve global perspektiflerle donatmayı hedeflemiştir. Programın doğası gereği Fen Bilimleri Enstitüsü, Diş Hekimliği, Fen, Mühendislik, Eczacılık ve Tıp Fakülteleri öğretim üyeleri nanoteknoloji, biyoteknoloji ve tıp bilimleri arayüzeylerinde karmaşık problemleri çözmek üzere ortak çalışarak eğitim vermektedirler. Araştırmacılar nanoteknolojinin sosyal ve etik boyutlarını çevre, sağlık ve güvenlik düzenlemeleri, entellektüel özellikler, patent sistemleri ve nanoteknoloji ile ilgili özel konuları gözden geçirerek değerlendirmektedir.
Dr. Hilal Ünalmış Duda
Ameliyat Modaları
İç hastalıkları uzmanı bir dostum, geçen gün sezaryen, reflü, boyun fıtığı ameliyatlarının birçoğunun gereksiz yere yapıldığını söyleyince; sezaryen kesiğim ve 4 ayrı noktadaki laparoskopi deliklerim fena halde sızladılar…
İstanbul’un her köşesinde özel hastane açıldı. Basit bir yaklaşımla bunların ayakta durabilmesi için bizlerin hastalanması gerekiyor. Hatta ufak bir sıkıntının bile bilgisayar temelli pahalı teşhis araçları ile incelenmesi öneriliyor… Arkasından bir de ameliyat müjdesi çıkarsa hastane ayakta kalmayı garantiliyor.
Ameliyat sözünü ilk duyduğumda henüz ilkokula bile gitmiyordum. Teyzem apandisit ameliyatı olacaktı ve bütün aile bunun telaşındaydı. Ameliyat nedir, apandisit nedir bilmiyordum ama çevremde olan biten her şeyi öğrenmek merakım yüzünden durmadan soruyordum “Apandisit nedir, ameliyat olmak ne demektir? Ameliyat olunca teyzemin canı acıyacak mı, karnını nasıl kesecekler?”
Teyzem ameliyat oldu. Ben de bu sayede apandisit ameliyatı ile tanışmış oldum… Sonra etrafımdaki birçok kişi aynı ameliyatı olmaya başladı. Küçük teyzem, halam, akrabalar, komşular sıra sıra apandisit ameliyatı oluyorlardı…
Acaba biraz büyüyünce ben de mi olmak zorunda kalacaktım?
Okula başladım, bu defa da arkadaşlarım arasında bademcik ameliyatı olanları duydum… Bademcik ameliyatını çocukken annemin de olduğunu öğrenince kafamda oluşan düşünce “ Çocuklukta bademcik ameliyatı olunuyor demek ki, genç kız olduğum zaman da apandisit ameliyatı olacağım” biçimindeydi…
Ancak bademcik ve apandisit ameliyatları moda iken ve çevremde onlarca kişi bu ameliyatları geçirirken ben tesadüfen mi, şanstan mı bilmem bu modaya yakalanmadım.
Yıllar geçiyor ben de yetişkin oluyordum. Birkaç yıldır görmediğim bazı arkadaşlarımı görünce tanımakta zorlanıyordum… Okuldayken büyük ya da kemerli olan burunları küçülmüş, ucu havaya kalkmıştı… Anlamıştım… Türkiye’de estetik cerrahi gelişiyor ilk uygulama alanı da kadınların burnu oluyordu…
Neyse ben bu modaya da yakalanmadım…
Evlendim ve anneliğe hazırlanıyordum… Çocukluğumda ve genç kızlığımda cerrahlara yakalanmamıştım ama işte… Sezaryenden kaçamadım.
Zaten bugün farkına vardım ki ailemde son 25 yıldır hiçbir kadın normal doğum yapamıyor…
Anneannem, babaannem, annem, teyzelerim ve halamdan sonra normal doğum yapma yeteneğimizi yitirdik sanırım… Ben, kız kardeşim, teyzemin kızı, dayımın kızı, amcamın kızı hep sezaryenle çocuklarımızı dünyaya getirdik. Hatta teyzemin gelini bile bize uyum sağladı. Arkadaşlarımızda da bu durumun yaygınlaştığını görünce ben yine düşünmeye başladım “Hımm, demek ki artık normal doğum yapabilmek zorlaştı. Herkes ebe yardımı ile normal doğum yapacaksa bu kadar kadın-doğum uzmanı niye yetişti…”
Bu modayı biz yaratmadık elbette ya da ilk tercihimiz bu değildi ama güvendiğimiz doktorlarımız bize o kadar inandırıcı biçimde normal doğum yapamayacağımızı, sezaryen olması gerektiğini anlatıyorlardı ki “Aman doktor, bebeğime bir şey olmasın” diye adeta biz yalvarır durumda kalıyorduk…
Ve son moda…
Reflü ameliyatı…İşte bu modanın tam ortasından geçtim.. 3 yıl önce çok marifetli bir ultrason safra kesemde 2 tane büyük taş yakaladı… Önce “Bir zararları yok canım dursunlar” desem de çevremde sürekli “Ameliyat olmalısın, taşlar kanala düşerse geç kalırsın. Ameliyat olmalısın… Ameliyat olmalısın” telkinleri ile kendimi ameliyathanede buldum.
Aslında safra kesesi taşları alınacak diye ben ameliyata girdim ama sağolsun cerrah dostlar, promosyon olarak reflü ameliyatı da yapmışlar.
Taş iki taneydi, üstelik de ultrason aynı boyutta ölçmüştü ikisini de… 2,5 cm… Etraflarını gümüşle süsleterek bir çift küpe yapabilecektim… Ben çok renkli bir kadın olduğuma göre taşlarım da mutlaka renkli olacaktı…Daha önce anneannemin taşlarını görmüştüm koyu yeşil renkte parlak taşlardı…Minik minik sarı boncuk gibi olanları da bir arkadaşımda görmüştüm. Hastanede tanıştığım bir kadınınki ise sanki inşaat betonu gibi kocaman gri bir şeydi… Ben mor rengi sevdiğim için taşlarımın da mor olabileceğini düşünüyordum…
Anestezinin etkisi geçtikten sonra ilk sorum “Taşlarım nerede, ne renk? “ .
“Patolojiye gönderdik Hilal Hanım” dediler… İşin acıklı yanı ameliyatımı yapan cerrah, taşların rengini hiç önemsememişti… Eşimi patolojiye yolladım…”Sonuç çıkmadı” demiş ve taşları vermemişler… Taburcu oldum eve geldim ama taşlarımı, rengini önemsemeyen hastaneye bırakmayacaktım… Defalarca giderek en sonunda onları almayı başardım.
Fakat o ne…
“Bunlar mı benim taşlarım” diye büyük bir hayal kırıklığı içinde sordum… Sarı mı, yeşil mi, mor mu diye hayal kurarken üzerinde adım yazan bir torbanın içinde iki tane siyah taş tutuşturdular elime… Kahverengiye bile razıydım...
Siyahı kabullenemedim, zenci çocuk dünyaya getirsem ancak bu kadar şaşırırdım. Şimdi görmek istemesem de taşları oğlumun göbek kordonu ile birlikte saklıyorum…
Siyah taşlara tepki olarak doğal rengi siyah olan saçlarımı artık kızıla boyuyorum… Siyah olan gözlerimi de mavi lens ile renklendiriyorum…
Yazıya başlarken İstanbul’da her köşede bir özel hastane açıldı dedim ya… Bunların içinde en yaygın olanları göz hastaneleri, kardiyoloji merkezleri, tüp bebek üniteleri… By-pass ve katarakt ameliyatı olmayan kalmasın, kariyer yapacağım derken çocuk yapmayı es geçen 40 yaşına varmış kadınlar da anne olsun diye kampanyalar düzenleniyor.
Özellikle göz ve kardiyoloji hastanelerinin önünden geçerken hızlı hızlı yürüyorum, bir anda beni içeri çekip ameliyata alacaklar diye korkuyorum…
EDİTÖRÜN YORUMU
Abide Özkal
Ocak 2009 ayının konuğu. Sessiz meleğin annesi ve aynı isimli kitabın yazarı. Kendisi çok iyi bir anne, aydın bir insan. Sorunlarla baş edebilmeyi öğrenmiş, hayat yolunu hep bir okul gibi gören, iyi ve kötü her şeyden olumlu çıkarımları olabilen bir anne, çok başarılı bir süreç sonrası hastalığını yenmiş biridir.
İlgi ve beğeniyle okuyacağınızı düşünüyorum.
Dr Fatih Ağalar
İKİNCİ HAYAT
Hayatımız hiç ummadığımız bir anda akla gelmeyecek bir biçimde değişebiliyor. Bazen çok sevdiğimiz bir şey kayıp gider avuçlarımızdan, bazen hiç istemediğimiz bir şeyi buluruz kucağımızda.
Sabaha kadar uyuyamadım.Sağ göğsümde dayanılmaz bir ağrı vardı.Zaman zaman varlığını hissettiğim,ciddiye almadığım kitle anlaşılan tehlike sinyalleri veriyor olmalıydı.
Doktora başvurduğumda acı gerçek yüzümde tokat gibi patladı.SAĞDA MEME KANSERİ
İnanamıyorum bir türlü .Kanser ve ben …Bağdaştıramıyorum, kabullenemiyorum.
Bu hastalıkla ilgili hiçbir bilgiye sahip değilim.Bilinmezlik konuyu daha da ürkütücü kılıyor.
ÖLMEK İSTEMİYORUMMM! diye avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum.
Beni bu noktaya getiren olayları sorguluyorum ister istemez.
Ertelediklerimi….
Vazgeçtiklerimi…
Keşkeler ve eğerler hiç bir şeyi geri getirmiyor ne yazık ki,.
Sağlığım konusunda ne kadar savurgan olduğumu fark ediyorum bir an.Bazı şeylerin ancak kaybedilince değeri anlaşılıyor.Sağlıklı ve huzurlu olmanın ne kadar önemli olduğunu ,ancak;çok yorulduğumuzda, yalnızlaştığımızda, anlaşılamadığımızda, sadakatsizliğe uğradığımızda ya da hastalandığımızda ’ zor zamanlarda’ fark ediyoruz.
Kafamda bin bir soru uçuşuyor.
1-Tedaviye olumlu yanıt verebilecek miyim?
2-İlaçları tolere edebilecek miyim?
3-Bu süreç hayatımı, çalışmalarımı nasıl etkileyecek?
4-Evime çocuklarıma yetebilecek miyim?
5-Ve en önemlisi karşılaşacağım sorunlarla baş edebilecek miyim?
………..
Gel-gitler yaşarken bir anda engelli kızım Deniz aklıma geliyor.Yıllar önce tıbben tedavisinin mümkün olmadığını, riskli yaşamında onu her an kaybedebileceğimizi öğrendiğimizde de aynı duyguları yaşamıştım.Oysa zaman içersinde sevgi,eğitim, sabır , azim ve inançla her türlü zorluğun üstesinden gelmeyi başarmıştık.Küçücük elleriyle yaşama sarmaşık gibi sıkıca sarılan Deniz hayatta kalmayı başarmıştı.Acı, bir o kadar da öğretici olan bu uzun ve zorlu süreçten güçlenerek çıkmıştık ailece.Zorluklarla başa çıkma konusunda antrenmanlı sayılırdım ne de olsa.Deniz bize pes etmeyi değil,direnmeyi öğretmişti çünkü.
Birden kendimde kanseri yenebilecek gücü keşfettim.Ve işe mevcut durumu kabullenerek başladım.Böyle bir durumda : ‘değiştirebileceklerimiz için cesarete, değiştiremeyeceklerimizi kabullenmek için sabra her ikisini birbirinden ayırt edebilmek için ise akla ihtiyacımız var .
Gerçeği kabul edip mücadele etmek,hayata bağlanmak,olumlu düşünmek, iyimser olmak , olaylara pozitif bakmak, maneviyatımızı zenginleştirmek bizi güçlü kılıyor,mücadele gücümüzü artırıyor, işimizi kolaylaştırıyor.
Önce ameliyat,ardından kemoterapi ve radyoterapi uygulamasına geçildi. Bu süreç oldukça sıkıntılı ve yıpratıcı geçti.Bilgilenmek için bol bol kitap okudum ve araştırma yaptım .Bilgilendikçe korkularım azaldı.
‘Her şey düzelecek, bunlar geçici ’ diye kendimi yüreklendirdim.’Kanseri önce beynimde, düşüncelerimde yendim, sıra bedenimdekini yenmeye geldi ‘dedim.Bu arada tedavinin,doğru beslenmenin, ,stres yönetiminin,egzersiz yapmanın ve yaşama bağlılığın kanseri yenmede çok önemli faktörler olduğu bilgisine ulaştım. Bu deneyimden hayata dair konularla ilgili çok şey öğrendim.Kin, nefret gibi insanın ruhunu çürüten duygulardan arındım .Beni kıran, üzen herkesi affettim.Hiçbir konuda ‘ASLA’ dememeyi öğrendim.Hayata her şeyin dahil olduğunu da….
Önemli olanın başımıza ne geldiği değil, o durumda ne yaptığımız , ona yüklediğimiz anlam, cesaret ve kararlılık.Var gücümle savaştım.Bir yılın sonunda tedavim bitti.Bu süreçte dökülen kaşım, kirpiğim, tırnaklarım ve saçlarım yeniden geldi.Tüm zor günler geride kaldı.
Bundan böyle kimsenin beni üzmesine izin vermeyeceğim, hiçbir şeyi ertelemeyeceğim, sahip olduklarıma bol bol şükredeceğim.
Bazı şeyler vardır:’Çok acı çektim ama iyi ki yaşadım ‘ dersiniz.Kanser de böyle bir şey işte .’İyi ki böyle bir deneyim yaşamışım’ diyorum. Edindiğim tecrübelerin ışığında yepyeni bir hayata , farklı bir yaşam felsefesiyle, bambaşka bir bakış açısıyla MERHABA dedim.
MERHABA HAYAT!
SENİ BÜTÜN RENKLERİNLE,
ACILARINLA, MUTLULUKLARINLA,
YAŞAMAYA HAZIRIM!
Abide ÖZKAL
Prof. Dr. Arsın AYDINURAZ
UNESCO Türkiye Milli Komisyonu
Başkanı
KÜKREYEN FARE HOMO EKONOMİKUS’a KARŞI!
Kimileri Birleşmiş Milletler sistemini ve bu bağlamda UNESCO’nun kuruluşuna neden olan Dünya Savaşlarını ekonomik nedenlere bağlarlar. Yani Dünya Savaşlarının arkasında “Homo Ekonomikus” diye de betimlenen yeni İNSAN TÜRÜ (!) vardır denebilir.
Son dönemlerde, günümüz şartlarında yeniden biçimlenen dünyamızda, giderek hantallaştığı dile getirilen, Birleşmiş Milletler sistemi sorgulanmakta, mercek altına alınmakta ve bir reform süreci örgütlenmektedir. Aslında bu hantallaşma, kanımızca doğru bir saptamadır. Ancak Birleşmiş Milletler Örgütünü böylesi bir eleştiriye götüren ve çok sayıda “duplikasyonu” içeren büyümesini de biçimlendiren süreçlerin arkasında “Homo Ekonomikus”un olduğu bir gerçektir.
Kuruluş döneminde barışı gözeten ana hedefe yönelen bir temel yapı Birleşmiş Milletler ve altında eğitim, bilim ve kültürden sorumlu bir ihtisas yapılanması yani UNESCO varken buna bir sürü başka yapılanma da eklendi ve örgüt gerçekten çok büyüdü. Şimdi bu büyümenin ve bunun sonucunda ortaya çıkan kimi örtüşmelerin, yapısal hantallaşmanın yok edilmesini gerçekleştirmek üzere sürdürülen reform sürecinin yönetiminde ne yazık ki yine “Homo Ekonomikus” vardır.
Oysa UNESCO, hiçbir ekonomik kaygısı olmayan, maliyet-yarar (cost and benefit) sorgulaması yapmayan sadece insanlığın vicdanı olarak nitelenebilecek kimi görüşleri şövalyece ortaya koyabilen bir yapı olarak varlığını sürdürmelidir. İnsan olmanın onuru bunu gerektirmektedir kanaatindeyiz. Bu bağlamda UNESCO bir düşünce laboratuvarı olmayı; dünya ölçeğinde cinsiyet eşitliğini geliştirmeyi erişilecek hedef olarak yeniden betimlemelidir. Ayrıca bu örgüt insanlığı Kuzey-Güney; Doğu-Batı türü kategorik sınıflamalara ayıran düşünceye karşı çıktığını; bilgi toplumu (knowledge society) yerine bilinçli toplum (conscious society) oluşturmayı daha anlamlı bulduğunu haykırabilmelidir.
İnsanoğlunun aklını kullanarak ürettiği her şeyi kültür sözcüğüyle anlatmak mümkün. Bu sözcük açıkçası insanın varlığını, akıl dolu varlığını simgeliyor. Aklıyla yaşama yaklaşımını, yaşamda tutunmasını, bunun için nasıl yaratıcı olduğunu, sadece içgüdüsel dürtülerle değil, üreterek İNSAN olmayı başardığını, yaşamı, yaşadığı doğayı algılamasını, biyolojik olarak neredeyse aynı olmasına rağmen nasıl çok çeşitli yaratılarla doğadaki biyolojik çeşitliliğe paralel bir kültür çeşitliliği yarattığını da. Bu çeşitliliği yaratan akıl, doğadaki rekabet ve bunun sonucunda oluşan harmoni gibi beraber var oluşu biçimlendirmeyi de başarmalıdır. Bu düşünce, açıkça UNESCO’nun kuruluş felsefesinin dayanağıdır. İnsanoğlu bir tür meydan okuma ile aklını kullanarak harmoni içerisinde bu gezegeni ve gelecek kuşaklar için yaşamı sürdürebilir hale getirmeyi biçimlendirmelidir. Bunun için KÜLTÜR sözcüğü ile betimlenen herşeyin, her yaratının değerini anlama ve bunların tümünün, ayrım gözetmeden tüm insanlık adına kollanmasına gerek vardır.
Bu yaklaşımdan hareketle UNESCO, insanlığın birbirini anlayan, değer veren, bu bağlamda akılla üretilene saygı duyan bir anlayış doğrultusunda kültür varlıklarının korunmasını öngören bir sözleşmeyi 1972 yılında yürürlüğe sokmuştur. Bu sözleşme doğrultusunda daha ağırlıklı bir şekilde tapınaklar, tiyatrolar, anıtlar gibi somut varlıklar öne çıkmış ve kültürün diğer ögeleri, sözgelimi yemek alışkanlıkları, bayramlar, danslar, türküler, halı-kilim desenleri, yerel ihtiyaçların biçimlendirdiği araç, gereçler gözardı edilir, ihmal edilir hale gelmiştir. Oysa o tapınakların, tiyatroların, anıtların yapılmasındaki becerilerin, bilgilerin kuşaktan kuşağa aktarılmasındaki sözlü ve görsel aktarımlar aynı şekilde halılarımıza, danslarımıza, yemek alışkanlıklarımıza yansıyan kültür ürünlerinin de yaratılmasını biçimlendirmişlerdir. O nedenle “aynı aklın ürünlerinin tümü eşit değerdedir ve gözardı edilmemelidir” düşüncesiyle UNESCO 2003’te yeni bir normatif aygıt, sözleşme düzenleyerek; kültürün mimari ağırlıklı olanlarının dışında kalan ögelerini de daha etkin biçimde algılamaya, kollamaya yönelmiştir. Bu, dışlandığı düşünülen ögelerin tümünü “somut olmayan kültürel varlıklar” olarak niteleyen yeni bir yaklaşım ile insanlığın dikkatine, ilgisine ve benimsemesine yönlendiren bir sözleşmedir. Türkiye, bu anlayışı benimseyen ve katılım veren tavrıyla uluslararası platformda yerini alan ilk ülkeler arasındadır.
UNESCO’nun kuruluş günü olan 16 Kasım öncesinde Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras Hükümetlerarası Komitesinin Olağan Toplantısı, insanı insan yapan en önemli değerlerden biri olan kültürlerin denkliği algısını ortaya koyarak böylesi bir haykırışı gerçekleştirmiştir. Umarız Homo Ekonomikus, bu haykırışı Peter Sellers’in Kükreyen Fare (The Mouse That Roared) isimli meşhur filmi gibi algılamaz.
Prof. Dr. Arsın AYDINURAZ
UNESCO Türkiye Milli Komisyonu
Başkanı

Prof. Dr. Arsın AYDINURAZ
UNESCO Türkiye Milli Komisyonu
Başkanı
UNESCO ne demek?
Özellikle Dünya Miras Listesinde yer alan kimi varlıklarımızın bu listeden çıkarılması gündeme geldiğinde ya da Osmanlı Kültür Mirasına ilişkin bir yapıtın bir yabancı ülkede tahribi söz konusu olduğunda UNESCO, gazetelerimizin ön sayfalarında sihirli bir sözcük, işaret olarak yer aldı. Peki bu kadar önem verilen UNESCO simgesel ismi ne demek? Biliyor muyuz?
Uzlaşmazlıklara, çatışmalara, kavgalara ve savaşlara karşı insanoğlunun kafasında siperler oluşturmak için UNESCO öncelikle, “Herkes İçin Eğitim” demek. Bu kapsamda “Tüm çocuklar için eğitimi, bir insan hakkı olarak gerçekleştirmek”, “eğitimde cinsiyet eşitliğini sağlamak” demek; “ömür boyu öğrenim”le kız çocukları, kadınları okuryazarlığa kavuşturmak” ve bu amaçla ülkelerin deneyimlerini, güçlerini birleştirmek demek. UNESCO, Birleşmiş Milletler’in “Barış Kültürü ve Dünya Çocuklarının Şiddetten Arındırılması Onyılı (2001-2010)”nın öncü örgütü demek. Bunlara ek olarak UNESCO, “orta öğrenimin yenilenmesi”, “bilim ve teknolojide eğitimi geliştirmek ve kapasite oluşturmak”, “mesleki ve teknik eğitim ve uygulamalarının yenilenmesi”, “yüksek öğrenimde ülkeler arasında işbirliği ve çeşitliliğin teşviki” demek. Yani yukarıda değinilen tüm bu alanlarda yeni arayışların, normların belirlenmesi demek.
Artan nüfus ve bu nüfusun iletişimle birbirine daha yakın yaşamaya çalıştığı sonlu büyüklükte, sonlu kaynakları olan, sahip olduğu su nedeniyle adı mavi gezegene çıkan, “küresel bir köy” haline gelen dünyamızın, çocuklarımız ve gelecek kuşaklar için yaşanabilir kılınması, yaşamı destekler yapıda tutulması için UNESCO, su demek, suya eşlik eden ekosistemler demek.
Bu kapsamda UNESCO, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesinin “güvenli içme suyu ve uygun toplum sağlığı alt yapısı olmayan insanların sayısının 2015 yılı itibariyle yarıya indirilmesi” hedefine yönelik planlara ilişkin çalışmaları yürüten bir öncü uzman örgüt demek; 10 Ocak 2005’te başlayacak “Birleşmiş Milletler Sürüdürülebilir Kalkınmanın Dünya Onyılı” için görevlendirilen önder kurum demek ve kendisinden “Sürdürülebilir Kalkınma ve Güvenlik için” su eğitimi ve bu alanda insan gücü oluşturulmasının beklendiği bir yapılanma demek ve bu başlık altında su ile ilintili konularda toplumsal meydan okumanın en önemli aygıtı olan eğitimle, bağlantı kurmak demek. UNESCO, toprak-su etkileşimlerini içeren “ekohidroloji yaklaşımı” çerçevesinde ulusal, bölgesel ve küresel düzeyde kaynaklarını birleştirerek ortak bir tavra yönelmek, bu amaçla su kaynaklarının sürdürülebilir yönetişimi için ekolojik ve hidrolojik sistemler arasındaki ilişkilerin anlaşılması demek. Ayrıca kentsel ekosistemlerin incelenerek kent suyu gelişimi ve yönetişimi stratejilerini belirlemek; su, toprak ve turizm arasındaki giderek kritik hale gelen ilişkiyi ortaya koymak demek.
UNESCO, sürdürülebilir kalkınma için anahtar bileşen olarak kabul edilen “Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi” ile geliştirilen, desteklenen “ekosistem yaklaşımı” için sergi bölgeleri olarak nitelenen “Biyosfer Rezervleri”nin 2015 yılı itibariyle fakirliğin yarıya indirilmesi bağlamında planlandığı bir aygıt demek; “2010 yılı itibariyle biyoçeşitlilik kaybının indirgenmesi”ne ilişkin Birleşmiş Milletler hedefi demek; bunların ötesinde UNESCO, sürdürülebilir kalkınma için bir anahtar aygıt olarak biyolojik ve kültürel çeşitlilik arasındaki doğal ilişkiyi ortaya koymak, bu bağlamda norm arayışları, felsefi dayanaklar formüle etmek demek; yani insanoğlunun yaşadığı “küresel köye” doğa bilimleri aracılığı ile sahip çıkması demek.
UNESCO, doğa bilimlerindeki ve bunun sonucunda teknolojideki inanılmaz gelişimler karşısında değişen dünya, değişen insan, değişen toplum kuralları için toplum ve insan bilimlerine bir çağrı demek; insan ve toplum bilimleri ile doğa bilimlerinin elele verdiği, böylece “İnsan Genomu ve İnsan Hakları Bildirgesi” ile “İnsan Genetik Verileri Bildirgesi”nin ortaya konduğu bir örgüt demek. Bunların ötesinde UNESCO, “İnsan haklarının geliştirilmesi”, “dışlama ve ırkçılığa karşı savaşım”, “geleceği önceden görme”, “insan güvenliği ve barışın geliştirilmesi”, “uluslararası göç ve çok kültürlü politikalar”, “kentsel gelişim” konularında yeni arayışların pişirildiği mutfak demek.
Hiç şüphesiz UNESCO, “Kültürel çeşitliliğin geliştirilmesi ve kültürler arası diyalog” demek; bu amaçla ülkeleri, “Kültürel Çeşitlilik Sözleşmesi” için birlikte düşünmeye çağrı demek. UNESCO, “Dünya Miras Listesi” olarak bilinen prestij listesinin başarısı ve bu liste için öngörülen ölçütlerin olumlu yönlendirmesi ile kültürel miras bilincinin basın organlarınca benimsenmesinde daha çok han, hamam, tapınak v.b. somut fiziksel kültür varlıklarının anlaşılması üzerine giderek ihmal edilen halk ezgileri, oyunlar, yemek alışkanlıkları, halı ve kilim desenleri v.b. kültür ögelerini öne çıkaran “Somut Olmayan Kültür Mirasının Korunmasına İlişkin Sözleşme”yi insanlığın hizmetine sokan bir örgüt demek. Bunun ötesinde UNESCO, “kültürel endüstriler ve yayın hakkı (copyright)”, “Kültürel ürünlerin serbest dolaşımı”, “Dünya Müzik Konseyi”, “Uluslararası Film ve TV Konseyi” gibi konu ve yapılanmalar aracılığı ile yeni normlar, yeni arayışlar, yeni anlayışlar peşinde olan bir örgüt demek.
UNESCO, temel bilimlerdeki gelişmelerin iletişim teknolojilerine olan etkisiyle biçimlenen yeni dönemde, ICT olarak bilinen bilgi ve iletişim teknolojilerinin inanılmaz gücünden esin alan ve hemen her disiplinde yer bulan yeni bakış açılarına ayak uydurmanın dayanaklarının oluşturulduğu platform demek. Bu bağlamda “Sanaluzaya Evrensel Erişim ve Sanaluzayda Çok Dilliliğin Geliştirilmesi Tavsiye Kararı” ile UNESCO, tüm dünyanın bu yeni ortamdaki açılımlarına ışık tutan bir örgüt demek, “Sayısal Mirasın Korunması” gibi yeni bir kültür boyutunu gündeme getirmek demek; “Basın Özgürlüğü”, “İfade özgürlüğü ve demokrasinin geliştirilmesi”, bu konularda yeni anlayışların, arayışların ve normların biçimlendirilmesi demek.
Tüm bu söylemlerden sonra UNESCO, öncü örgüt olarak yaklaşım, anlayış, arayış ve normları içeren anlaşma, sözleşme, bildirge gibi aygıtlarına imza koyan üye ülkelerin bu taahhütlerine sadık kalması demek!
CUMHURİYET GAZETESİ 2006 YILINDA YAYINLANMIŞTIR.
SİZ UYURKEN UYUMAZ ONLAR
Odanın ışığı açık olduğu halde farketmedim. Pencere önündeyim. Bir süredir dalıp gitmişim Ankara’nın sessizliğine. Saat gece yarısını geçeli epey oldu. Çok iyi oldu bu kattaki evi tuttuğum. Bir kaç saat önceki gürültüsü de gitti şehrin. Derin uyku dedikleri bu olsa yaşamın. Sadece uzaktan araçların sesleri geliyor. Bazen uçak geçiyor havaalanına doğru. Camdan giren esinti tüm gün aradığım serinliği veriyor. Ne güzel uykumda yok. Hey Ankara ! Bak bir ben varım seni bekleyen..
Bir ben mi varım ?
Şu sarı ışıklar bu gece ne kadar parlak. Hafif esinti olduğu her gecesini sevmişimdir bu şehrin. Hep bir masumluk taşıdığına inanırım. Gün içindeki bozkırın tozu bu şehri kirletiyor. Aynı bürokrasinin kiri ve diplomasinin ruhsuzluğu gibi tozlu, boz rengide yakışmıyor bu anadolu duruşuna.. İşte bak ! Bazen yağmur, bazen rüzgar.. Ve sessizlik.. İşte Ankara, bak bu halinde var..
Kaç kalp atıyor sende şu an Ankara.. Kaç kalbi barındırıyorsun içinde ? Ve kaç kalp sabaha hala çarpıyor olacak..
Aşağıda, hastanenin ışıkları azaldı yavaş yavaş. Akşam tedavileri bitti demek. Acildede hep bu saatler sessizleşmez miydi. En çok bu saatte gelen hastadan korkardım. Gerçek acil değilse gelmez bu saatte. Şu geçen araba acaba yeni bir hasta mı getirdi. Enfarktüs genelde sabah beşe doğru gelir. Belki alkol, belki kavga saatleri bunlar. Eve alkollü gelenlerin camı kırıp oraları buralarını kestikleri saatlerdir genelde. Bazıları ne tatlı olur. Şeker gibidir. Alkolün adrenalin karışımı, hele birde hafif antisosyal ise al sana gece eğlencesi.. Ya da bir psikopat.. Al başına belayı bu saatte.
- “Karın ağrısı mı ? Rebound var mı ? Haydaaaa.. Bu akşam bu kaç etti yaaa.. Abicim bu çömez düz taban mı böyle yaaa..”
Bu akşam kaç cerrah nöbetçidir acaba Ankara’da ? Kaçının evinde kaç sorun, kaçının evinde kaç dert vardır ? Kaçı neden cildiyeci olmadığını düşünür. Bir devre arkadaşımıza şaka yapmıştık. Gece boyunca ameliyatlarını yaptığımız hastaları yoğun bakıma yatırıp hastaneden çıkarken soluklandığımız acil serviste, hadi şunu acil bir hasta var diye çağıralım demiştik. Öğleden sonra oğlunun elinden tutup gelmiş. Cildiyecinin acili bu kadar olurmuş. Ne diyeceksin. Ya bir soru fazla kaydırdı ya az. Şansa bakarmısın yaşamda.
Bu akşam cildiyeci Mehmet ne düşünür cerrah Mehmet ne ? Hangi evdedir acaba şimdi Dr Haldun ? Akşam fortrak almaya devam eder mi acaba hala Mustafa hoca ?
Emboli atmasın o hastada yaa.. Adamda amma şişmanlamış ha.. Hayvan herif.. Gelde uyu şimdi. Gazlarda tam değil gibi geldi bana ama.. Allahtan Başasistan İsmet girdi ameliyata. Sağlam oğlandır. Batını iyi kapattığına eminim. Ama ya sfak atarsa ?
- “Hadi söndür ışığı artık. Yarın çalışırsın..”
Ne yayını.. Ankara’yla konuşuyorum ben.. Bak bir ben varım yalnızlığında onu tek anlayan.
Kırmızı ne güzel renkmiş parlak gecenin karanlığında. İleride bir miktar mavide var. Mutlu insanlarda vardır, inanırım.
Ya diğerleri.. Ya kapıda hastasından haber bekleyenler.. Bir kaç saat öncesine kadar ne kadarda mutlu olduklarını şimdi anlayanlar. Bir kaç saat öncesine dönmek için nelerini feda etmeye hazır insanlar..
Offff.. Ne muhabbetler vardır şimdi yüreklerden süzülen..
Ankara sessiz değilsin sen.. Bak sayılamayacak düşünceler dolusun.. Kanmam sana.. Bu gece karanlığı yarına gebe. Dolusun sen Ankara, çok dolu.. Hangi köşende hangi kavga.. Kimbilir..
Sarı ışıkların haşmeti Numune’de de var, Ankara Tıp’tada..
Bilkentte de ameliyathane açıktır şimdi. Kırıkkale Tıp ‘tada..
Siz uyursunuz ama uyumaz dünya..
Ankara, 23 Ağustos 2008
Dr Mehmet ERYILMAZ
***** ****** ****** ******** ******* ****** ******* ****** ****** ****** ****
DALGACI MAHMUT
Orhan Veli Kanık
İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah,
Hepiniz uykudayken.
Uyanır bakarsınız ki mavi.
Deniz yırtılır kimi zaman,
Bilmezsiniz kim diker;
Ben dikerim.
Dalga geçerim kimi zaman da,
O da benim vazifem;
Bir baş düşünürüm başımda,
Bir mide düşünürüm midemde,
Bir ayak düşünürüm ayağımda,
Ne haltedeceğimi bilemem.
******
DALGACI CERRAH
Cerrah Veli Sanık
İşim gücüm budur benim,
Ameliyat yaparım her akşam,
Hepiniz uykudayken.
Uyanır duyarsınız ki bir yakınınız ameliyat olmuş.
Bıçaklanır bazen insanlar,
Bilmezsiniz kim ameliyat eder;
Ben ederim.
Nöbet tutarım çoğu zaman da,
Bu da benim vazifem;
Bir hastamı düşünürüm nöbette,
Bir çocuğumu düşünürüm evde,
Bir senet düşünürüm aybaşında,
Bu koşullarla bu çağda,
Ne haltedeceğimi bilemem.
******
MAYIS 2008 KONUĞU
KANARYA SEVGİSİ
Hiç yalnız kalmak istediğiniz oldu mu? Kendinizi çaresiz, yorgun hissettiğiniz? İşte o zaman size önerim kendinize bir kanarya edinin. O zaman kendinizi doğayla, suların şırıltısında ormanın coşkusunda, rüzgarın özgürlüğünde bulursunuz. Hele bir de kanaryanız yavrularsa değmeyin keyfinize. Artık kanarya sizin vazgeçilmezinizdir.
Neden kanarya?: Kanarya, çünkü hiçbir uğraş sizi bu kadar mutlu yapamaz. Bir kere doğayı, doğadaki canlıları seven insanıda sever. Kanaryaya değer veren insana da değer verir. Benim edindiğim izlenimlerim ve gözlemlerim kanarya besleyenlerin daha öncesinde çok büyük bir travma geçirdiği, çok sevdiği birisini kaybettiği, bunun sonucunda o boşluğu en iyi kanaryanın doldurduğudur. Sebebini bilmiyorum ama bu kişiler birçok uğraş edinmişler fakat hiçbiri yaşadığı bu acıları, üzüntüleri tümüyle giderememiş. En sonunda hepsi ağız birliği etmişcesine kanarya yetiştirmeye başladıktan sonra o eski hallerinden bir eser kalmadığını söylemekteler. Bu insanlar sesini dinlemek amacıyla önce bir kanarya alıp sonra bu sayıyı ikiye, hadi bide yavrusunu görelim düşüncesiyle sayıyı daha da arttırmışlardır. Birde bakmışlar gün gelmiş kanarya yetiştiricisi oluvermişler. Birkaç arkadaş bulup kanarya sohbetleri yapmaya, bu alanda dernekler, yarışmalar hatta uluslar arası olimpiyatlar düzenlemeye başlamışlar.
Kanarya neden güzeldir?: İlk önceleri kanaryaların doğal renkleri yeşil, sesleri farklıydı. Zamanla insanlar kendi zevk ve isteklerine göre kanarya üzerinde değişik ırklarla çaprazlama yaparak birçok özellikte kanarya ürettiler. Amaç başta sesini dinlemek olsa da sonraları şekil, renk konusundada aşama kaydettiler. Bu sebeple kanaryalar üç ana grupta toplandılar.
1)Ötüm kanaryaları
2)Renk kanaryaları
3)Şekil kanaryaları
Zamanla her ülke kendine özgü kanaryasını üretti. Bu milli bir uğraş haline gelmeye başladı. Ama hiç kimse bu üç özelliği bir arada barındıran bir kanarya üretemedi. Hatta buna yeltenen bile olmadı. Benim amacım bu üç özelliği de bünyesinde barındıran kırmızı-beyaz, hilal şeklinde, muhteşem ötüşte bir kanarya üretmek. Hatta ismini de TÜRK-AY koymayı planlıyorum. Ne olursa olsun kanarya güzeldir. Kimisi sesini, kimisi rengini, kimisi de şeklini sever. Tabiî ki sonuçta seçim yine sizin.
Kanarya tarihçesi :Kanaryaların vatanı Afrika kıtası'nın kuzey batı kıyılarına yakın ve altı adadan meydana gelmiş bulunan Kanarya takım adaları(Canari veya Laspalmaz)dır.Bu adalar 1402 yılında Normandiyalı JEAN De BETHANCOURT adlı bir maceraperest tarafından zapt edilip Kastil (Castille)krallığına bağlanmıştır.Bu adalardan alarak getirdiği yeşil,sarı renkli kanaryaları kral Charles VI'a hediye etmiştir.Yine Afrika kıtasının batısında bulunan Madere ve Acores adaları ile Afrikanın güneyindeki Cap ilk ve yabani türlerinin yaşadığı yerlerdir.Renkli tabiat ve bol güneş altında güzel ve farklı ötüşler yapan bu küçücük kuşlar Kanaryaların vatanı Afrika kıtası'nın kuzey batı kıyılarına yakın ve altı adadan meydana gelmiş bulunan Kanarya takım adaları(Canari veya Laspalmaz)dır. Tabiatçı Olino'ya göre 1622 yılında bahsi geçen adalara çıkan ispanyol denizcilerini ilgilendirmiş ve yerlilerin kullandığı muhtelif usullerle yakalayarak gemilerine yüklemişler ve Avrupa'ya getirirlerken Venedik açıklarında gemileri batmış ve salıverdikleri kanaryalar Elbe adasına ve İtalya kıyılarına uçmuşlar,oralarda yerleşerek zamanla üreyip çoğalmışlardır.Gerek buralarda yakalanan kanaryalar ve gerekse daha sonraları Afrika adalarından Avrupa'ya getirilen yabani kanaryalar kısa bir zamanda kafes hayatına alıştırılmışlardır.Önceleri asilzade saraylarında özel kuşhanelerde bakılan ve yetiştirilen kanaryalar,zamanla halk arasında geniş rağbet gördü.17. yüzyıldan itibaren bilhassa Almanya,İngiltere,Fransa,İtalya ve Hollanda'da fenni bakım ve yetiştiriciliğe başlanmıştır.1709 yılında Fransa kraliyet sarayı kuşhaneleri müdürü Hervieux De Chantelaup'a göre şekil ve renkleri ile ötüşleri değişik 29 çeşit ehli tür elde edilmiştir.Ve 4 cinste melez mevcut imiş.Elde edilen ehli kanaryalar yabani kanaryalardan daha cüsseli olmuştur.
Kanarya edinmek isteyene öneriler:
1)Eğer kanaryanızın güzel ötmesini isterseniz size tavsiyem malinua türüdür. Üretimi kolay, yavruya bakımı çok iyi rengi ve ötümü eşsizdir. Benim favori kanarayamdır.
2)Renk konusunda ise seçenek bir hayli fazla olup benim size önerim al veya sarı mozaik türüdür.
3)Kanaryayı kesinlikle bu işi bilen birinden alıp, ayağında künyesi olanları tercih ediniz.
4)Kanarya bakarken üç şeye çok dikkat ediniz: ısı, ışık, yem.
5)Eğer üretmeyi düşünürseniz eş seçiminiz genelde 2-3 yaş grubundan olsun.
6)Daha geniş bilgi için bu işi çok iyi bilen birine danışın yada internetten ilgili sitelerden bilgi edinin.
Dr.Mahmut AKARSU

CAN ATİLLA
ANTON BRUCKNER - TANRININ MÜZİĞİ
Anton Bruckner sizlerle paylaşmak istediğim bir besteci. 4 Eylül 1824 yılında Avusturya’da Ansfelden adlı küçük bir yerleşimde dünyaya gelmiştir, 11 Ekim 1896 yılında Viyana’da ölmüştür. Niye Bruckner derseniz, tüm bilinen müzik tarihi içinde çok istisna bir şahsiyettir. Müziğinin derinliği, anlatım gücü, teknik mükemmelliği, felsefesi, “Tanrısal İhtişamı” sanatında dile getiriş şekli onu çağdaşlarından farklı kılmıştır.Bu farklılık tüm hayatı boyunca ona zor zamanlar yaşatmış, müziği anlaşılamamıştır.Yaşadığı duygusal çöküntüler yazdığı eserlerde hep kendini göstermiş, eserlerinde müzikal kasırgalara, anaforlara sebep olmuştur. Ancak çok sonra, genç orkstra şefi Nikisch, Wagner’in ölümü münasebetiyle bestelediği yedinci senfonisini Leipzig’de çaldırdığı zaman müzik dünyası hayret ve hayranlıkla ona kulak vermiştir.
Kendi gibi Avusturya’lı olan Schubert’ten etkilenmiş, derin bir Beethoven taraftarı olmuş, Bach’ın müziğini “Müzik sanatının en büyük sanat abidesi” olarak kabul etmiş, Wagner’e derin bir saygı beslemiş ve onu örnek almış, ve senfonilerini Tanrı’ya ithaf etmiş büyük bir besteci . Müziği’nin farklılığı şöyle tarif edilebilir. “Hüzün dolu uzun melodileri kat kat yükselten bir yapı, büyük yükselişlerle ve geniş hamlelerle gelişen organik bir bütünlük”.Ayrıca tüm senfonilerinde Avusturya köylülerine has “Landler“ adlı halk danslarının melodilerini kullanmıştır.Ve bu toprağına bağlılığını müziğinde sık sık dile getirmiştir.
Çocukluk yılları Linz şehri yakınlarındaki St.Florian Manastırında koro talebesi olarak geçmiştir.Gençlik yıllarında ise “dünya karşısında bir çocuk ve sanat konularında mistik heyecanlarla dolu bir kimse” gibi davranan, garip, sevimli bir aziz olarak tanmıştır. Buna karşılık derinden bağlı olduğu inancı, onun tüm eserlerinde “yıldız sistemlerinde parlayan bir güneş gibi” ışık saçar.
Tüm hayatı boyunca her biri defalarca düzeltilen on bir senfoni, kilise ayinleri için üç adet Mess, yaylı sazlar için bir quintet, yine yaylı sazlar için quartet, birkaç kısa piyano parçası, yarım bırakılmış bir piyano sonatı besteledi.
Ben de onun anısına 2002 yılında “St.Florian - Dramatik Senfonik Poem” adlı bir eser bestelemiştim.Eserim Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın 5 Nisan 2002 tarihindeki konserinde seslendirilmişti. Eseri, bir otobiyografi olarak bestelelerken, onun hayatı ile ilgili kapsamlı bir araştırma yapmıştım. Hayatı ile ilgili birçok anı - hikaye ile karşılaşmıştım.
Birkaç tanesinden sizlere bahsetmek istiyorum.
Yaşlılık döneminde müziğinin anlaşılamayacağı ve kabul görmeyeceği duygusundan kurtulamaz. St.Forian Manastırında, uykusunda bir gece yarısı garip bir iç titremesi hisseder.Bir melek ona gülümsemektedir,ona tanrının onun tüm dualarını duyduğunu ve kabul ettiğini söyler. Ona tüm hayatı boyunca çekmiş olduğu acıların, kederlerin bu gece sona ereceğini müjdeler. Bu mucize meleğin onun kulağına fısıldadığı melodiden yola çıkarak yazacağı senfonisinin başarısı sayesinde olacaktır. Melek fısıldar ve yok olur. Rüyasında piyanosunun başındaki kağıda melodiyi karalar ve sabah uyanır.Manastırda bir rahibeye rüyasından bahseder, yorumlamasını ister. Sonra rüyasındaki sihirli melodiyi tekrar hatırlamak için birlikte alt kattaki piyano odasına giderler. Ve nota onun el yazısı ile pianosunun üstünde onu beklemektedir.
O melodi yedinci senfoninin ilk onaltı ölçüsündeki melodidir ve sonrasında gerçektende büyük başarı o senfoni ile gelir.
Bir başka hikaye ise iş aramak nedeniyle gittiği Paris’te geçer. Org virtüözü olarak ün yapmıştır ve Paris’te bir katedral için Organist aranmaktadır.Tutucu Fransızlar bir Avusturya vatandaşının Paris’te büyük katedralde çalışmasını istemezler. Ve bir organist’ten beklenemeyecek her şeyi ondan yapmasını isterler.Org üzerindeki kusursuz performans sınavından sonra Bruckner’e sadece Bach’ın üstesinden gelebileceğine inandıkları bir melodi verirler ( notasını verirler ) ve bu melodiden bir doğaçlama, prelüde, sonrasında bir füg ve daha sonra da bir senfonik bölüm bestelemesini isterler.Ve bunun için hiç zaman vermezler, çünkü maksat bellidir .Bruckner nota kağıdını alır, kilisenin kubbesindeki dostlarına bakar, gözlerini kapar ve tam sekiz saat hiç durmaksızın o melodiyi işler.Artık gece olmuştur, katedraldeki sınav heyeti yaptıkları haksızlığa o kadar pişman olmuşlardır ki onu durdurmak zorunda kalırlar ve “ Üstad bizim seni değil, senin bizleri sınav etmen gerekiyormuş” derler ve ondan özürlerini kabul etmesini isterler.
Dünyadaki birçok büyük orkestra şefi son performanslarında sanattaki olgunluklarının bir ifadesi olarak onun senfonilerini yönetirler. Karajan 7. Senfonisi ile , Eugen Jochum 5. Senfonisi ile ,Günter Wand 4. Senfonisi ile kariyerlerini noktalamışlardır.
Adolf Hitler’in ölümü, onun Wagner anısına yazmış olduğu 7. Senfonisi fon müziği olarak kullanılarak megafonlardan Berlin’e duyurulmuştu.
Çalışmak, kendini aşmak, sanatta kaybolmak gibi bir sanatçı için üstün meziyetler listesi onun müziğinde uzar gider.
Bir kitapta yine onun müziği ile ilgili bir tanım çok güzeldi:
“ O melekler ve şeytan’ın paylaşamadığı müziklerin bestecisiydi , onun müziği uzaktan bakıldığında bir gül bahçesini andırır ama yaklaştığınızda, kokunun güllerin kokuları değil, cehennemden gelen kükürt kokuları olduğunu hissedersiniz”.
Onun müziğne ilgi duyanlar için bir önerim olacak; eğer Bruckner müziğinin etkili yorumlarına sahip olmak isterseniz Sergiu Celibidache yönetimindeki Münih Filarmoni Orkestrası onun birçok senfonisini seslendirdi. Bu performanslar beni tüm kaydedilmiş Bruckner eserleri içinde en çok etkileyen yorumlardır. Eğer ilgilenenler olursa diye en kolay edinebilme yolu İngiltere Amazon.
Adresi ise:
http://www.amazon.co.uk/Bruckner-Symphonies-Nos-5-9/dp/B0002IRY0O/ref=sr_1_5?ie=UTF8&s=music&qid=1207820408&sr=8-5
Bu yazıyı yazmaya başladığımdan beri sizlere kendi albümlerimden, müziğimden, Türkiye’deki sanatın gerçeğinden bahsetmek yerine, neden sizi onun müziğiyle tanıştırmayı seçtiğimi düşünüp duruyorum, bulamıyorum.
Sevgi ve saygılarımla,
Can ATİLLA
KAAN ALTAN'DAN 
(BİR MÜZİSYEN DEN ÇOK SIRADIŞI BİR YARI TIBBİ DENEME)
Ünlülerin yaşamları, diğer ünlüler dahil olmak üzere, bir çok insanın ilgisini çekmiştir. Nasıl giyinirler, neler severler, ne yerler… Kısaca yaşamları boyunca neler yaparlar ancak konumuz Rock müzisyenleri olunca biraz da sıradışı yaşamları nedeni ile yaşamış oldukları hastalıkları ve daha da önemlisi nasıl öldükleri hep merak konusu olmuştur. Hatta bazı durumlarda merak konusu olmanın ötesinde komplo teorisyenlerinin en kafa patlattıkları konu oluşmuştur. Hepimiz hayatımız boyunca Elvis Presley, Jim Morrisson ya da John Lennon hakkında birbirinden garip komplo teorileri duymuşuzdur
Bu yazının devamında çeşitli meslek hastalıklarıyla ve bu hastalıkların sonuçları ile devam edebilir, hatta tüm bu hastalıkları alt alta sıralayıp sebepleri ve sonuçları ile ilgili sayfalarca konuşabiliriz. Ancak bu tip bir yazı geçmiş zamanlarda duyduğumuz birçok sıradışı ölüm ve hastalık yazısının yanında gayet sıkıcı olacaktır ki zamanında bu tip araştırmalar yapan insanların ortaya çıkardığı istatiksel veriler aslında sıralamada Rock müzisyenlerinin gayet alt sıralarda olduğunu gösterecektir.
Ancak gerek medyanın yarattığı kötü şöhretleri nedeni ile gerekse kendi marjinal tavırları nedeni ile alkol ve madde ile en yakın ilişkisi olan kesimin Rock müzisyenleri olduğu bilinir. Aynı kanı nedeni ile madde ve alkol kaynaklı rahatsızlıkların, Rock müzisyenleri tarafında yaşandığı çokça dile getirilse de, yine aynı istatistikler bunun tam tersini söylemekte ve diğer sanat dallarında bu oranın daha fazla görüldüğünü belirtilmektedir.
Tabii ki her meslek gurubunun kendine özgü zor çalışma koşulları ve bu koşulların neden olduğu hastalıklar vardır. Rock dünyası açısından baktığımızda, saatlerce ayakta kalmaktan ve sahnede ağır enstrüman taşımaktan kaynaklanan bel ağrısı, havasız ve sağlıksız ortamlarda çalışmaktan baş ağrısı ve akciğer problemleri, gürültülü ortamdan kaynaklı duyma kaybı, gibi rahatsızlıklar çok yaygındır. Fakat bu gibi rahatsızlıklar her türlü meslek guruplarında görülmektedir ve pek de ilgi çekici değildir.
Bunu dışında mesleğimize özgü olarak çok görüldüğü varsayılan; karaciğer problemleri, akli problemler, madde ve alkol kullanımı kaynaklı fizyolojik problemler sıkça karşımıza çıkmaktadır. Bu konular ise herkes tarafından daha ilgi çekici bulunmaktadır.
Her insanın içinde baş etmek zorunda olduğu ya da en azından beraber yaşamayı öğrenmesi gereken bir gölgesi vardır.Sanatın herhangi bir dalı ile uğraşan biri için, içindeki gölgesi ile baş etmek diğer insanlara göre daha zordur. Hatta diğerlerinin aksine Rock müzisyenleri ve klasik müzikciler içindeki gölgeyi beslemek ve büyütmek zorundadırlar. Biraz da bu sebeble, biraz da algıyı açtığı, yaratıcılığı desteklediği, sosyalleşmeyi sağladığı varsayılan birçok maddeye ilgi olabilmektedir. Bu maddeler bazen yasadışı veya yasal besin katalizörleri olabildiği gibi, felsefe ve inanç kavramları da olabilir. Ama dediğimiz gibi, bu diğer sanat dallarıyla uğraşan kesimleri de kapsamaktadır.
Aslında Rock müzisyenlerinin sıradışı ölümleri hiç de sıradışı olmadığı ile ilgili birkaç örnek vermek istiyorum...
Jimi Hendrix:
Dünyanın en çok takdir gören, en iyi sayılan gitarcılarından:
Her türlü uyuşturucu ve uyarıcı maddeyi kullandığı için medyaya defalarca konu olan bu ünlü Rock müzisyeni uykuda kustuğu için, nefes borusunun tıkanması sebebiyle ölmüştür.
Kurt Cobain:
Nirvana elemanı, 90 larda, kuzeybatı Amerikanın soğuk depresive ortamında, Seattle kentinde ortaya çıkan grunge akımının yıldızı:
Mide kanseri nedeni ile çektiği ağrıları bitirmek için kafasına çifte dayayarak intihar etti. İntihar notunda “her gün ölmektense bir defa ölmek en iyisidir” yazıyordu.
Michael Hutchence:
Ünlü rock grubu Inxs elemanı, solisti:
Erotic asphyxiation olarak bilinen, orgazm sırasında nefesini keserek etkisini artırma yöntemini denerken yanlışlıkla kendini boğmuştur.
Cliff Burton:
Metallica kurucu elemanı, basçı, besteci ilk kadronun en önemli elemanlarından:
Tur otobüsünde ki yatma yerleri o kadar rahatsızdı ki gurup elemanları aralarında en rahat yerde yatmak için çektikleri kurayı kazanan Cliff Burton, tur otobüsünün yaptığı kazada o kadar şanslı değildi. Rahat yatağında ruhunu teslim etti.
Janis Joplin:
Rock Kraliçesi, muhafazakar orta amerikanın küçük bir kasabasında kurtulmak için yolla çıktı, hippiydi, kendine göre olan şarkı söyleme tarzı ve amerikan muhafazakarlarına karşı dolu viski şişesiyle ve küfürleriyle tanındı :
Aşırı Doz.
Randy Rhoads :
Black Sabbath grubunun ünlü solisti Ozzy Ozbourne’un ünlü gitaristi.
Tur otobüslerinin kaptanı eski bir pilottu ve bir gece ufak bir uçak gezintisi yapmak istediler ancak uçak kazası sonucu yaşamını yitirdi.
Steve Clark :
Def Leppard elemanı, basçı
Kıskançlık krizi nedeni ile sevgilisi tarafından öldürüldü.
Freddie Mercury:
Quenn Elemanı, ünlü solisti ve söz yazarı:
AIDS yüzünden ölen ilk ünlüler kervanından.
Cozzy Powell:
21 farklı rock grubunun davulculuğunu yapmış ünlü stüdyo ve konser müzisyeni.
Cozzy Powell’ın hayatı boyunca düşkün olduğu iki şey vardı biri motorsikleti, diğeri de davuluydu ve ölümü de bu iki bağımlılığı nedeni ile oldu. Turne sırasında yaşadığı motorsiklet kazası sonucunda yaşamını yitirdi.
Hepimizin sonu aslında pek de benzer sonlar değil ama işte bunlarda diğer sonlar…
EDİTÖRLERDEN YORUM:
İlgimizi çok çeken bu yazıda madde bağımlılığının hiç bir şeye çözüm olmadığını bu güzel yazıyla bir kez daha gördük.Ayrıca çoğu kimse için aslında idol kabul edilen bu insanların çok da sıradan bir biçimde ölebildiklerini gördük.Öyle ya hastalık insan içindir, mide tümörü de...
Prof.Dr.Fatih AĞALAR
Dr.İ.Tayfun ŞAHİNER
NESLİ TÜKENME TEHLİKESİ ALTINDA OLAN DENİZ CANLILARI
Ülkemiz kıyıları dört değişik karakterde denizlerle çevrili.... Akdeniz; Canlı türleri açısından büyük zenginlik gösterir, Karadeniz; Dünyanın en ilginç yarı kapalı denizlerinden biridir, Ege Denizi; Ülkemize ait bir çok adanın olduğu, mavi ve saydam su rengi ile ünlüdür, Marmara Denizi; Türkiye’nin tek iç denizidir.
Bu denizler, dünyada çok ender bulunan bir çok canlıya ev sahipliği yapıyor. Biyolojik özellikleri nedeniyle, gelişmeye, çeşitlenmeye ve daha nice canlıyı kabul ederek bünyesinde yaşatmaya son derece müsait. Ülkemiz turizm girdisinin çok büyük bir yüzdesi denizlerimiz sayesinde giriyor. Yani ülkemiz denizleri sayesinde de kalkınıyor. Stratejik konumu nedeniyle dünyada, her ülkenin imrenerek baktığı, çok can alıcı bir noktada. Susuzluk tehlikesi altında olan ve su ihtiyacı nedeniyle çok ciddi ekonomik sıkıntıları olan ülkelerin yanında bir cennet. Dünyamıza hayat veren su, yaşamın başladığı su, denizlerimizin çözünmüş tuz haricinde kalan %96.5’i su....Bir çok mineral için depo olan denizlerimiz, dünya üzerindeki ısı dengesini ayarlayan ve iklimlerin yaşama elverişli olmasını sağlayan denizlerimizdendir. Atmosferdeki karbondioksitin emilerek havanın temizlenmesine katkı sağlar. İnsanların temel besin kaynaklarından biri olan ve protein ihtiyacının karşılandığı balıkların yuvasıdır denizlerimiz. İlaçların hammaddesi olarak kullanılan bitki ve balık türlerini barındıran denizlerimiz....
NEDEN TEHLİKE ALTINDA????
Tek sebebi KİRLİLİK... Tek sebebinin kirlilik oluşu bağışlanamaz çünkü kirlenme tamamen insan kaynaklıdır ve durdurmak yine bizlerin elindedir. Yani yaşam standardımızın kalitesi ve geleceğimiz yine bizlerin elindedir. O halde bu akıl almaz kirlilik sorunu, tamamen keyfi nedenlerle, boşvercilikle, günü kurtarmak pahasına sürüyor sonucunu çıkaramaz mıyız? İşte asıl bağışlanamaz olan budur...
Asıl bağışlanamaz olan duyarsızlık,
Asıl bağışlanamaz olan bilgisizlik,
Asıl bağışlanamaz olan ilgisizlik değil midir?
Ülkemizde nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan pek çok deniz canlısının olduğu gibi denizel hayatımızın devamı için korumak zorunda olduğumuz pek çok tür de var. Ancak ne yazık ki; kanımca yapılan uygulamalar çok yetersiz. Nesli tükenen veya korunan canlılarımızın isimlerini sıralayan tek kanuni çalışma Tarım Orman Bakanlığı’na ait olan Koruma Kontrol Genel Müdürlüğünce yapılıyor. Koruma Kontrol Genel Müdürlüğünün her iki senede bir düzenlediği Su Ürünleri Sirküleri, avlanması tüm zamanlarda tamamen yasak canlılar veya koruma altında olan canlıların boy, kilo gibi kısıtlamaları ile avlanmaya kapalı olduğu ayları bildiriyor. Keşke herkes en azından bu sirkülere karşı duyarlı olup, avlanmasa veya avlananları uyarma iç güdüsüne sahip olsa...Neredeyse her hafta sonu gittiğimiz dalışlarda, kıyı kentlerimizin her hangi birinde akşamları gezinti yapma olanağı buluyoruz ve gördüğümüz manzara her seferinde içler acısı oluyor.
Sahil lokantalarında boy boy avlanması yasak canlılar sergileniyor ve yüksek fiyatlarla satışa sunuluyor. Karavidalar, böcekler ve daha pek çok canlı tezgahlarda “canlı canlı” denilerek satıldığında alıcı buluyor. Belki 1 saatlik keyifle soframıza konuk olan canlıları tüketmek kısa bir zamanımızı alıyorken, sularımızın altında olup bitenlerden hiç haberimiz olmuyor. Yitirilen canlıların yerine yenilerinin konulması, ne yazık ki tüketim hızıyla gerçekleşemediği için bu durumdayız. Bu lokantaları kolluk kuvvetlerine şikayet ettiğimizde ise yanıt inanın çok şaşırtıcı oluyor. Kolluk kuvvetleri, bu avcılığın avcıların ekmek parası olduğunu, onlara karşı durulması veya kapatılmasının, ekmek parası ile oynamak olduğunu ve bu avcıların kolluk kuvvetlerini dahi tehdit edebileceklerini söylüyorlar ! Ne kadar acı ! O halde sanırım 5-10 senemiz kaldı...
Ben ve benim gibi deniz severler, her şeye rağmen tepki göstermeye, her şeye rağmen dilekçeler doldurmaya, her şeye rağmen avlananları uyarmaya ve aç kalsak dahi (!) avlanmamaya devam ediyor. Çıkan bu küçük sesler, büyük sesler oluşturacak, bir nebze olsun belli bir bilinç yaratacak ve daha duyarlı bir toplum için adım adım ilerleyeceğiz.
Balıkçıdan balık almaya giden sade vatandaşın hangi balığın yasak, hangi balığın boyunun kısa olduğunu bilmesi ve tüm balıkları tanıması elbette çok zor. Ancak en azından bilinç oluşturmaya ve kazanmaya çalışmak adına; her birimizin balıkçının tezgahında bulunan balıklara baktıktan sonra yavru balık tüketmeyi reddetmesi bile kilit rollerden birini oluşturabilir. Çünkü yavru balığın satışının azalması demek, yasadışı avcılığı önlemek için etkili bir neden demek.
Bu amaçla Greenpeace’in bir kampanya başlattığını ve bir cetvel hazırladığını biliyorum. “Küçük balık yoksa büyük balık da yok” isimli kampanya dahilinde dağıtılan cetveller son derece sade, basit ama bir o kadar da büyük bir adımdır bana göre. Bu cetvellerde balıkların isimleri ve satın alınabilir boyları yazılı. Elinizde cetvelinizle hale gidiyor ve seçeceğiniz balığın boyutuna bu cetvelle karar vererek, şimdiye dek yapılan en olumlu girişimlerden birine destek olmuş oluyorsunuz.
Denizlerimiz eski haline gelir mi, bilmem; çok zor. Ancak konu hakkında daha duyarlı davranarak, en azından bu günkü haliyle korumak mümkün. Dünyanın farklı bir çok ülkesinde de uygulanan bir yöntemi uygulayarak düzeltme sağlanabilir. Denizlerimizdeki belli bölgeleri rezerv bölgeler olarak ayırabilir; buradaki avlanmayı tamamen yasaklayabilir ve en azından bu bölgede balıkların üreme, çoğalma ve rahat yaşamalarına imkan tanıyarak, ekosistemimizi kurtarma şansı yakalayabiliriz.
Denizlerime bir şans verelim....
Nesem DEMİRAY
BADİM Başkent Dalış ve İlkyardım Merkezi
Dalış Eğitmeni-Biyolog
nesem@badim.com.tr
Yazı : Nesem DEMİRAY
Sualtı Fotoğrafları :
Erhan ÖZTÜRK
Çağatay E. DAPHAN
EKİM 2007 KONUĞU
Günümüz Dünyasında Bireyin Ruh sahlığı ve Tiyatro
Tarih, bir yandan insan eylemleriyle, bu eylemlerin sonucunda gerçekleşen başarılarının, öte yandan insanlar, toplumlar ve topluluklar arasında olup bitenlerin bilgisidir. Buradan bakıldığında tarih, kendini oluşturan kategorilerin birlikteliğinde gerçek anlamına ulaşır. Günümüzde sınırların ortadan kalkması, globalleşme (küreselleşme) uluslararası yeni örgütlenmelere, yeni yapılanmalara duyulan gereksinimler, toplumların, insanların kimlik arayışları, kültürler arası ilişkiler, aşırı milliyetçilik akımları, solun kendini yeniden sorgulaması, din ve dinsel akımların gederek ivme kazanması, doğal olarak tek bir prensip ve kategori ile açıklanamaz. Aynı şekilde toplum ve birey arasındaki ilişkiler de tek bir yaklaşımla açıklanamaz.
Tarihsel bir varlık olarak insan, varlığını, tarihsel süreç içinde gerçekleştiriyor –geçmişten geleceğe yönelerek- geçmişten şimdiye ve şimdinin bağlantısıyla geleceğe dönük olmanın iç içe olduğu bir süreç içinde. Çok çeşitli kaynaklardan, tarihsel bilgilerden geçmişi öğreniyoruz, içinde bulunduğumuz şimdiyi yaşıyoruz ve bütün bu bağlantılarla geleceği bekliyoruz.. İnsan, bu sürece varlık koşullarının bütünüyle katılmaktadır. Onun başarılarının gerçekleşmesi zorunludur hayatın ucundan tutabilmesi için. İçinde bulunduğu zaman ve toplumda ortaya çıkan ilişkileri, bağlılıkları ,sentezleri, sentezlere rağmen farklılıkları ve bütün bunların gelecekte olacakları da içinde bulundurduğunu bilmek zorunluluğundadır. Ve bütün bunları dil aracılığıyla, yazılı yada sözlü çeşitli sanat ürünleri aracılığıyla, kendinden sonraki kuşaklara aktarmak ve bu tarihsel süreci doğru kavramak ihtiyacındadır.
Küreselleşen dünya toplumlarının, zorunlu olarak içine itildiği ‘sistem’, toplumsal ve bireysel tarih serüveni içinde; insanoğlunun yaşadığı en büyük parçalanmanın mucidi sayılabilir. Söz konusu sistemin isterleri doğrultusunda bir yaşam biçimine ayak uydurmaya çalışan insan, giderek yalnızlaşmakta, iletişim araçlarının ortaya çıkardığı, dayanılmaz iletişimsizliği iliklerinde yaşamaktadır. Bu yalnızlaşma ve iletişimsizliğin sonucunda, birbirine dokunmaya korkan, hatta dokunmayı unutan bir insan tipolojisi çevremizi sarmaktadır. Birbirine dokunmayı salt hiper marketlerin giriş kapılarında, yada ucuzluk reyonlarının önünde itiş-kakış halinde yaşayan insan, giderek köyleşen, kalabalık metropollerde, başkalarıyla birlikte yaşamayı öğrenemeden, başkalarının oluşturduğu baskılar sonucu ruhsal sağlığını kaybetmektedir.
İşte tiyatro, birlikte tanıklık edebileceğimiz, bizden başkalarının yaşamını, karşılıklı iletişim halinde, oyuncu-seyirci yakınlığıyla bize sunan bir sanat alanıdır. Bir tiyatro yapıtının ortaya çıktığı zaman ve toplumun ruhu arasındaki sıkı ilişki, o yapıtın toplumla bütünleşmesinin en önemli göstergelerinden biridir. Toplumun kendisini ifade etmesine aracılık yaptığı oranda, kişinin kendini ifade etmesine aracılık yapar. Her sanat alanı az çok, ‘zaman’ın hakim düşüncesinden etkilenir kuşkusuz. Ama tiyatro kadar zamanı yakından takip etmek zorunda olan başka bir sanat alanı yoktur. Bunun, tiyatro için bir zorunluluk olduğunu bile söyleyebiliriz; var oluşu buradan geçer.
İnsanın yaşayacağı en büyük parçalanma; ruh ve beden parçalanmasıdır. Bireyin yaşamak istedikleriyle, yaşamak zorunda kaldıklarının arasında sıkışıp kalması; bu parçalanmanın ateşleyicisidir. Bedenimizin bulunduğu yerde, zorunlu olarak yaşadıklarımızla, ruhumuzda sakladığımız ‘yaşamak istediğimiz şeyler’ sürekli bir çatışmanın zeminin oluşturur. İşte, zamanını doğru tahlil eden tiyatro, çatışmasını bunun üzerine kurabiliyorsa, içinden çıktığı toplumu da doğru tahlil edebiliyor demektir.
Tiyatroda, tam anlamıyla bir hoşnutluk duygusu yaşayabilmek için, salt bizim sahnede görülen şeylere dikkat etmemiz yeterli değildir. Bizimle birlikte, salondaki kalabalığın, yani bizden başkalarının da, bizim gibi anlaması, etkilenmesi, yada gülmesi gerekir. İşte insan, bu olguları başkalarıyla birlikte yaşamayı; sanatla bireyin en canlı ilişkisinin kurulduğu, tiyatroda gerçekleştirebilir. Bu nedenle bir tiyatro yazarı, bir ressam gibi, tek başına, kendi zevki ve anlayışı doğrultusunda eser yaratamaz. Bir araya toplanmış bir kitle üzerinde etki bırakabilecek, birbirinden tamamen ayrı ruhsal yapılara, ayrı kaygılara sahip insanların, aynı noktada, aynı duyguda birleşebileceği yapıtlar ortaya koymak zorundadır. Ve bir tiyatro sunumu sırasında, yukarıda konu edilen birlikteliği yaşayabilen birey, elbette ruhsal anlamda bir sağaltım da yaşamış olacaktır. Salt toplumu yakından ilgilendiren gündemi sahnede görerek değil, aynı zamanda, insanın evrensel duygulanımlarına da, sahnede, bir yaşam derinliğinde tanıklık etmek, dolaylı olarak kişinin kendi duygulanımlarına tanıklık etmesi, dokunması sonucunu doğuracak; böylece, kişinin bir ilerleme –değişim- göstermesi, tiyatro binasından, en azından kendi hakkında da fikir sahibi olarak, ayrılmasına olanak sağlanacaktır.
Özcan Özer
Dramaturg